|
| |||||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ![]() | ||
Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
5 Ocak 2011 Çarşamba
2 Aralık 2010 Perşembe
12 Kasım 2010 Cuma
Aradığınız Türkçe'ye Ulaşılamıyor
Son yıllarda günlük konuşmalarımıza varıncaya kadar dilimiz erozyona uğradı. Reklâmlardan tutunda, gazete, dergiye varıncaya kadar kullanılan yeni bir dil var Turkche?
- Oha oldum, çüş oldum! - Choq sheker ghos! Günlük yaşamda, çalışma ortamlarımızda ya da arkadaş ortamlarında kullanılan birçok yabancı kelime var ?Web, trend, dejenerasyon, mesaj, dijital, şov, printer, email, start, okey ? gibi. .. O kadar özdeşmişiz ki yabancılık çekmiyoruz. Bu kelimelerin Türkçe karşılığını zihinlerimizde aradığımızda bulmak ise bir hayli zor. Bu zorluğa dikkat çeken, hatta imdat kurtarın beni diye haykıran anadilimiz var. Anadilimizi bende çok seviyorum tıpkı ?Kemal Atalay? gibi? Kemal Atalay soruyor ?Alo Türkçe neredesin?? adlı kitabı ile? Türkçe cevap veriyor:? Tam içindeyim, yüreğinin, ruhunun derinliklerinde, düşüncenin çatısında, dilinin ucunda, her yerdeyim! ? Aklını başına devşirip, beni doğru dürüst kullanmanı bekliyorum.? Diyor. Kemal Atalay dilimizin önemine dikkatleri çekiyor. Sözcüklerimize kelimelerimize sahip çıkıyor. Almış eline oltasını Türkçemizi istila etmiş, paldır küldür içeri dalmış yabancı kelimeleri yakalayarak kurtarmaya çalışıyor. Kitaptan bazı başlıklar; Türkçe de Birgün Bizi ?By-pass? Edip paspasa Döndürecek ya! Seny Sevyyorum Türkçe! I?m The Best, Alayına Rest! Doğru Türkçe için ?Non-stop? TDK! mı? Türkçemizin yabancılaştığına her gün şahit oluyoruz. Yeni açılan birçok yer batılı olmak uğruna tabelasına ?che, chi? gibi ekleri eklemekten kaçınmıyor. Bildiğimiz börekçi ?börechi? oluyor. Bir milletin dili önemlidir. Diline sahip olmayan bir milletin varlığından söz edilemez. Kültürü de, kendide yok olmaya mahkumdur. 1945?den bu yana ve özellikle son yıllarda dilimiz tehdit altında. Türk dili nice güzellikleri, incelikleri, üstünlükleri, ahengi ile zengin bir dildir. Türkçe gibi zengin bir dilimiz varken üstelik Anayasamızda da ? Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür? ?Dili Türkçedir? Diye belirtilmişken yabancı kelimelerin tecavüzüne seyirci kalmak son derece üzücü. Üstelik yabancı kelimeler istila ederken dilimizi, dilimizden haince atılmak istenen ?kalem? gibi, ?cümle? gibi dilimizde önemli yere sahip sözlerimiz var. Türkçe bir kelime atmak birçok manayı da yok etmeye eşdeğer. Türkçemiz fakirleşiyor? Yabancı kelimelerle kendimizi ifade ederken daha karizmatik/ etkileyici güce sahip mi oluyoruz? Ya da Türkçemizi benliğimizi inkâr edip, utanıyor muyuz? Türkçe konuşmaktan. Ne dersiniz? Türkçe konuşalım! * * * Kemal Atalay ?Alo Türkçe Neredesin?? kitabı ile bu fakirleşmeye istilaya keyifle okuyacağınız, bazen hüzünleneceğiniz, bazen endişeleneceğiniz, bazen de güleceğiniz, akıcı anlatımı ile dikkatlerimize sunuyor. İlk fırsatta okumanızı tavsiye ederim. Kemal Atalay?ın da söylediği gibi; Anadilim benim benliğim; kendimi onunla bilirim, onunla ifade ederim. Anadilim, benim onurum, şerefim, gururum. Ben onsuz neyim ki? Koskoca bir hiç!
- Oha oldum, çüş oldum! - Choq sheker ghos! Günlük yaşamda, çalışma ortamlarımızda ya da arkadaş ortamlarında kullanılan birçok yabancı kelime var ?Web, trend, dejenerasyon, mesaj, dijital, şov, printer, email, start, okey ? gibi. .. O kadar özdeşmişiz ki yabancılık çekmiyoruz. Bu kelimelerin Türkçe karşılığını zihinlerimizde aradığımızda bulmak ise bir hayli zor. Bu zorluğa dikkat çeken, hatta imdat kurtarın beni diye haykıran anadilimiz var. Anadilimizi bende çok seviyorum tıpkı ?Kemal Atalay? gibi? Kemal Atalay soruyor ?Alo Türkçe neredesin?? adlı kitabı ile? Türkçe cevap veriyor:? Tam içindeyim, yüreğinin, ruhunun derinliklerinde, düşüncenin çatısında, dilinin ucunda, her yerdeyim! ? Aklını başına devşirip, beni doğru dürüst kullanmanı bekliyorum.? Diyor. Kemal Atalay dilimizin önemine dikkatleri çekiyor. Sözcüklerimize kelimelerimize sahip çıkıyor. Almış eline oltasını Türkçemizi istila etmiş, paldır küldür içeri dalmış yabancı kelimeleri yakalayarak kurtarmaya çalışıyor. Kitaptan bazı başlıklar; Türkçe de Birgün Bizi ?By-pass? Edip paspasa Döndürecek ya! Seny Sevyyorum Türkçe! I?m The Best, Alayına Rest! Doğru Türkçe için ?Non-stop? TDK! mı? Türkçemizin yabancılaştığına her gün şahit oluyoruz. Yeni açılan birçok yer batılı olmak uğruna tabelasına ?che, chi? gibi ekleri eklemekten kaçınmıyor. Bildiğimiz börekçi ?börechi? oluyor. Bir milletin dili önemlidir. Diline sahip olmayan bir milletin varlığından söz edilemez. Kültürü de, kendide yok olmaya mahkumdur. 1945?den bu yana ve özellikle son yıllarda dilimiz tehdit altında. Türk dili nice güzellikleri, incelikleri, üstünlükleri, ahengi ile zengin bir dildir. Türkçe gibi zengin bir dilimiz varken üstelik Anayasamızda da ? Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür? ?Dili Türkçedir? Diye belirtilmişken yabancı kelimelerin tecavüzüne seyirci kalmak son derece üzücü. Üstelik yabancı kelimeler istila ederken dilimizi, dilimizden haince atılmak istenen ?kalem? gibi, ?cümle? gibi dilimizde önemli yere sahip sözlerimiz var. Türkçe bir kelime atmak birçok manayı da yok etmeye eşdeğer. Türkçemiz fakirleşiyor? Yabancı kelimelerle kendimizi ifade ederken daha karizmatik/ etkileyici güce sahip mi oluyoruz? Ya da Türkçemizi benliğimizi inkâr edip, utanıyor muyuz? Türkçe konuşmaktan. Ne dersiniz? Türkçe konuşalım! * * * Kemal Atalay ?Alo Türkçe Neredesin?? kitabı ile bu fakirleşmeye istilaya keyifle okuyacağınız, bazen hüzünleneceğiniz, bazen endişeleneceğiniz, bazen de güleceğiniz, akıcı anlatımı ile dikkatlerimize sunuyor. İlk fırsatta okumanızı tavsiye ederim. Kemal Atalay?ın da söylediği gibi; Anadilim benim benliğim; kendimi onunla bilirim, onunla ifade ederim. Anadilim, benim onurum, şerefim, gururum. Ben onsuz neyim ki? Koskoca bir hiç!
Ahmet Oktay: Muhafazakâr modernist
Emperyalizm, Roman ve Eleştiri, Ahmet Oktay'ın bütün yapıtlarının beşinci cildi olarak yayımlandı. Bu ciltte Oktay'ın daha önce yayımlanmış üç kitabının yanı sıra kitaplaşmamış yazılarının bir araya getirildiği “Kuramsal Çerçeve Oluşturmak” adlı bir bölüm var. İthaki Yayınları, Ahmet Oktay (1933) külliyatını “Bütün Yapıtlarına Doğru” alt başlığında “ciltlemeye” devam ediyor. Emperyalizm, Roman ve Eleştiri başlığıyla yayımlanan beşinci cilt dört kitaptan oluşmakta:
Emperyalizm, Roman ve Eleştiri, Ahmet Oktay'ın bütün yapıtlarının beşinci cildi olarak yayımlandı. Bu ciltte Oktay'ın daha önce yayımlanmış üç kitabının yanı sıra kitaplaşmamış yazılarının bir araya getirildiği “Kuramsal Çerçeve Oluşturmak” adlı bir bölüm var.
İthaki Yayınları, Ahmet Oktay (1933) külliyatını “Bütün Yapıtlarına Doğru” alt başlığında “ciltlemeye” devam ediyor. Emperyalizm, Roman ve Eleştiri başlığıyla yayımlanan beşinci cilt dört kitaptan oluşmakta: Romanımıza Ne Oldu? (2003), Anlatıların Aynası (2001), Şeytan, Melek, Soytarı (1998) ve daha önce kitaplaşmamış yazıların bir araya getirildiği “Kuramsal Çerçeve Oluşturmak”. Külliyatı için yazdığı sunuş yazısında Oktay, yazılarının “özellikle 1980 sonrası entelektüel yaşamın bir eleştirel envanterini” çıkarttığını belirtiyor ve devam eden cümlelerde sol eleştirelliğinin yöneldiği tarihsel paradigma değişimini şu şekilde açıklıyor: “12 Eylül darbesi sonrasında egemen kılınan piyasa ekonomisi ve küreselleşme söylemi, o güne kadar egemen olan kültürel normların neredeyse tümünü geçersizleştirdi ve benim medyatik hedonizm olarak adlandırdığım ideolojik / estetik ve politik bir kopma sürecine bitişti. Son kertede, kültürel alanın büyük ölçüde yeni sağ ideoloji çevresinde üretildiği ve homojenleştirildiği 20 yılı aşkın bir dönem boyunca, Türk yazarları, tecimsel [(ticari)] konulara öncelik veren, ilk bakışta tarihsel görünen olay ve olguların, erotik ve pornografik konuların, polisiye ve serüven anlatılarının, kısaca söylersem toplumsal ve siyasal içeriği neredeyse görünmez kılınan bir popüler eğilimin peşinden gittiler.”
80 sonrasında ne değişti?
Bu cümleleri Emperyalizm, Roman ve Eleştiri'deki birçok yazıda, farklı şekillerde tekrar okuyabilirsiniz. Oktay, gayet kederli, kötümser ve nostaljik imalarla örülü bu cümlelerde, ısrarla üzerinde durduğu 80 sonrası paradigma değişimini genel olarak iki kavram etrafında şekillendiriyor: postmodernizm ve emperyal kanon. Roman kuramı bağlamında temel dayanağı ise Georg Lukács ve ondan yola çıkarak bir roman tanımı geliştiren Lucien Goldmann. Oktay bu tanıma sık sık atıfta bulunuyor: “Roman bozulmuş bir toplumda gerçek değerlerin araştırılmasıdır” (213). Oktay daha fazlasını belirtmiyor ama bu tanıma göre kapitalizm, bütünlüklü toplumların dengesini bozarak (Weber'in “büyü bozumu” dediği) çürümeye yol açar. Roman çürümüş, hakikati bozulmuş bu dünyada çürümemiş, bozulmamış, yani “gerçek” değerlerin araştırılmasıdır ve Oktay'ın “Romanımıza Ne Oldu?” diye sorarak yaptığı da 80 sonrası yazılan Türkçe romanın bu yönden ele alınmasıdır.
Bu bağlamda (genelleştirici ifadeler kullanmaya devam ederek) söyleyebilirim ki Oktay, Türkçe romanda postmodernist eğilimlerin 1980 sonrası ortaya çıktığını ve bu eğilimlerin, küreselleşen geç kapitalizme (Oktay yeni emperyalizm diyor) ve onun bir yansıması olan Amerikan kültürel tahakkümüne eklemlenen yazarların bilinçli / bilinçsiz katkılarıyla gerçekleştiğini iddia ediyor. Bu çözümleme belki fazla politik ya da “angaje” görünebilir ancak Oktay'ın 80 sonrası roman eleştirisine dair başlıca itirazlarından biri de, siyasal olanın görünmez kılınması; yani gerek eleştirmenin gerekse romancının “gerçek değerler” ile yeterince angaje olmaması. Nitekim Hece'nin roman özel sayısına yazdığı “Siyasal Roman Üzerine” başlıklı yazıda “1980 sonrası romanı, büyük ölçüde depolitize olmuştur ve yazınsal eleştiri de siyaseti bir tür hastalık olarak görmeyi / göstermeyi tercih etmiştir” (46) diyor Oktay. Her ne kadar “doğru bir siyasal / ideolojik görüşe sahip olmanın” (216) her anlatılanı roman yapmayacağını, romancının edimselliğinin elbette bir toplum bilimcinin edimselliğine indirgenemeyeceğini belirtse de, Ahmet Ümit'in 2000 yılında yayımlanan Patasana adlı romanında, 80 sonrası ve öncesi “toplumun verdiği vahşet görüntüleri” dururken, Asurlular ve Hititler arasındaki çatışmaların anlatılmasını, PKK ve Hizbullah eylemlerinin fonda “aksesuar olarak” kullanılmasını eleştiriyor (185). Başta Ahmet Altan olmak üzere, Elif Şafak, Orhan Pamuk ve Latife Tekin, Oktay'ın benzer bir şekilde eleştirdiği yazarlar arasında yer alırken, Tahsin Yücel ve Leylâ Erbil ise Oktay'ın olumlu örnekler olarak ele aldığı ve çözümlediği modernist yazarlar.
Ortodoks yaklaşım…
Ahmet Oktay'ın postmodernizm ve postmodern anlatılar konusunda fazla ortodoks bir yaklaşıma sahip olduğunu söylemeliyim. Bu ortodoks yaklaşımın Marksizm’den ziyade, Oktay'ın ulus devleti merkeze alan tarihselciliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira Oktay, 80 sonrası yazılan Türkçe romanları eleştirirken, bu romanların 80 öncesi dogmatik ikili karşıtlıklara dayalı düşünce üsluplarından özgürleştiğini; ulus devletin kuruluşundaki toplumsal sözleşmenin eksik ve gerçek bir uzlaşmanın çok uzağında kalmış bazı yönlerini anlatısallaştırdığını; siyasal / ideolojik önceliklerle bastırılmış estetiğin ve çoğulculuğun geri dönüşüyle örtüştüğünü; Kemalist modernizmin, “Doğu ve (çoğu zaman) Batı arasında yapılan epistemolojik ve ontolojik ayrıma dayanan düşünce üslubunu” (Orientalism, 3) ilga etmeye çalıştığını düşünmüyor. Ayrıca doksanlı yıllardan sonra gelişmeye başlayan Türkiye kültür endüstrisinin yayıncılığı da kapsaması ile “bestseller” kavramının ithal edilmesini ve Ahmet Altan, Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi postmodern eğilimli yazarların bu listelerde yer almasını, öncelikli olarak ABD menşeli küresel kültür emperyalizminin tahakkümüne bağlamanın da, Türkiye'nin heterojen toplumunun (sınıflı ya da sınıfsız) yazılı kültürle arası hiç hoş olmayan sözlü yapısını es geçmek anlamına geleceğini hesaba katmıyor. Bu yüzden Oktay'ın (Jameson'ın deyişiyle) klasik (yüksek) modernizmin devamlılığını öngören yaklaşımını muhafazakâr bir yaklaşım olarak değerlendirebileceğimizi düşünüyorum.
Yazıyı bitirirken Ahmet Oktay külliyatının basımı hakkında da birkaç şey belirtmeliyim. Giriş cümlesinde “ciltlemek” ifadesini kullanmıştım. Zira Ahmet Oktay gibi bir yazarın bütün yapıtları bir araya getiriliyorsa, bu önemli işi üstlenen editörün üç dört kitabın bir arada ciltlenmesinden fazlasını yapması lazım. Çoğu metin içi göndermelerde ve dipnotlarda kalmış toplu kaynakçanın her cilt için ayrı ayrı düzenlenip, kitap sonuna eklenmesi ve onlarca ismin kullanıldığı bu oylumlu yapıtların daha rahat okunabilmesi için gerekli dizinlerin hazırlanması gibi...
Emperyalizm, Roman ve Eleştiri, Ahmet Oktay'ın bütün yapıtlarının beşinci cildi olarak yayımlandı. Bu ciltte Oktay'ın daha önce yayımlanmış üç kitabının yanı sıra kitaplaşmamış yazılarının bir araya getirildiği “Kuramsal Çerçeve Oluşturmak” adlı bir bölüm var.
İthaki Yayınları, Ahmet Oktay (1933) külliyatını “Bütün Yapıtlarına Doğru” alt başlığında “ciltlemeye” devam ediyor. Emperyalizm, Roman ve Eleştiri başlığıyla yayımlanan beşinci cilt dört kitaptan oluşmakta: Romanımıza Ne Oldu? (2003), Anlatıların Aynası (2001), Şeytan, Melek, Soytarı (1998) ve daha önce kitaplaşmamış yazıların bir araya getirildiği “Kuramsal Çerçeve Oluşturmak”. Külliyatı için yazdığı sunuş yazısında Oktay, yazılarının “özellikle 1980 sonrası entelektüel yaşamın bir eleştirel envanterini” çıkarttığını belirtiyor ve devam eden cümlelerde sol eleştirelliğinin yöneldiği tarihsel paradigma değişimini şu şekilde açıklıyor: “12 Eylül darbesi sonrasında egemen kılınan piyasa ekonomisi ve küreselleşme söylemi, o güne kadar egemen olan kültürel normların neredeyse tümünü geçersizleştirdi ve benim medyatik hedonizm olarak adlandırdığım ideolojik / estetik ve politik bir kopma sürecine bitişti. Son kertede, kültürel alanın büyük ölçüde yeni sağ ideoloji çevresinde üretildiği ve homojenleştirildiği 20 yılı aşkın bir dönem boyunca, Türk yazarları, tecimsel [(ticari)] konulara öncelik veren, ilk bakışta tarihsel görünen olay ve olguların, erotik ve pornografik konuların, polisiye ve serüven anlatılarının, kısaca söylersem toplumsal ve siyasal içeriği neredeyse görünmez kılınan bir popüler eğilimin peşinden gittiler.”
80 sonrasında ne değişti?
Bu cümleleri Emperyalizm, Roman ve Eleştiri'deki birçok yazıda, farklı şekillerde tekrar okuyabilirsiniz. Oktay, gayet kederli, kötümser ve nostaljik imalarla örülü bu cümlelerde, ısrarla üzerinde durduğu 80 sonrası paradigma değişimini genel olarak iki kavram etrafında şekillendiriyor: postmodernizm ve emperyal kanon. Roman kuramı bağlamında temel dayanağı ise Georg Lukács ve ondan yola çıkarak bir roman tanımı geliştiren Lucien Goldmann. Oktay bu tanıma sık sık atıfta bulunuyor: “Roman bozulmuş bir toplumda gerçek değerlerin araştırılmasıdır” (213). Oktay daha fazlasını belirtmiyor ama bu tanıma göre kapitalizm, bütünlüklü toplumların dengesini bozarak (Weber'in “büyü bozumu” dediği) çürümeye yol açar. Roman çürümüş, hakikati bozulmuş bu dünyada çürümemiş, bozulmamış, yani “gerçek” değerlerin araştırılmasıdır ve Oktay'ın “Romanımıza Ne Oldu?” diye sorarak yaptığı da 80 sonrası yazılan Türkçe romanın bu yönden ele alınmasıdır.
Bu bağlamda (genelleştirici ifadeler kullanmaya devam ederek) söyleyebilirim ki Oktay, Türkçe romanda postmodernist eğilimlerin 1980 sonrası ortaya çıktığını ve bu eğilimlerin, küreselleşen geç kapitalizme (Oktay yeni emperyalizm diyor) ve onun bir yansıması olan Amerikan kültürel tahakkümüne eklemlenen yazarların bilinçli / bilinçsiz katkılarıyla gerçekleştiğini iddia ediyor. Bu çözümleme belki fazla politik ya da “angaje” görünebilir ancak Oktay'ın 80 sonrası roman eleştirisine dair başlıca itirazlarından biri de, siyasal olanın görünmez kılınması; yani gerek eleştirmenin gerekse romancının “gerçek değerler” ile yeterince angaje olmaması. Nitekim Hece'nin roman özel sayısına yazdığı “Siyasal Roman Üzerine” başlıklı yazıda “1980 sonrası romanı, büyük ölçüde depolitize olmuştur ve yazınsal eleştiri de siyaseti bir tür hastalık olarak görmeyi / göstermeyi tercih etmiştir” (46) diyor Oktay. Her ne kadar “doğru bir siyasal / ideolojik görüşe sahip olmanın” (216) her anlatılanı roman yapmayacağını, romancının edimselliğinin elbette bir toplum bilimcinin edimselliğine indirgenemeyeceğini belirtse de, Ahmet Ümit'in 2000 yılında yayımlanan Patasana adlı romanında, 80 sonrası ve öncesi “toplumun verdiği vahşet görüntüleri” dururken, Asurlular ve Hititler arasındaki çatışmaların anlatılmasını, PKK ve Hizbullah eylemlerinin fonda “aksesuar olarak” kullanılmasını eleştiriyor (185). Başta Ahmet Altan olmak üzere, Elif Şafak, Orhan Pamuk ve Latife Tekin, Oktay'ın benzer bir şekilde eleştirdiği yazarlar arasında yer alırken, Tahsin Yücel ve Leylâ Erbil ise Oktay'ın olumlu örnekler olarak ele aldığı ve çözümlediği modernist yazarlar.
Ortodoks yaklaşım…
Ahmet Oktay'ın postmodernizm ve postmodern anlatılar konusunda fazla ortodoks bir yaklaşıma sahip olduğunu söylemeliyim. Bu ortodoks yaklaşımın Marksizm’den ziyade, Oktay'ın ulus devleti merkeze alan tarihselciliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. Zira Oktay, 80 sonrası yazılan Türkçe romanları eleştirirken, bu romanların 80 öncesi dogmatik ikili karşıtlıklara dayalı düşünce üsluplarından özgürleştiğini; ulus devletin kuruluşundaki toplumsal sözleşmenin eksik ve gerçek bir uzlaşmanın çok uzağında kalmış bazı yönlerini anlatısallaştırdığını; siyasal / ideolojik önceliklerle bastırılmış estetiğin ve çoğulculuğun geri dönüşüyle örtüştüğünü; Kemalist modernizmin, “Doğu ve (çoğu zaman) Batı arasında yapılan epistemolojik ve ontolojik ayrıma dayanan düşünce üslubunu” (Orientalism, 3) ilga etmeye çalıştığını düşünmüyor. Ayrıca doksanlı yıllardan sonra gelişmeye başlayan Türkiye kültür endüstrisinin yayıncılığı da kapsaması ile “bestseller” kavramının ithal edilmesini ve Ahmet Altan, Elif Şafak, Ahmet Ümit gibi postmodern eğilimli yazarların bu listelerde yer almasını, öncelikli olarak ABD menşeli küresel kültür emperyalizminin tahakkümüne bağlamanın da, Türkiye'nin heterojen toplumunun (sınıflı ya da sınıfsız) yazılı kültürle arası hiç hoş olmayan sözlü yapısını es geçmek anlamına geleceğini hesaba katmıyor. Bu yüzden Oktay'ın (Jameson'ın deyişiyle) klasik (yüksek) modernizmin devamlılığını öngören yaklaşımını muhafazakâr bir yaklaşım olarak değerlendirebileceğimizi düşünüyorum.
Yazıyı bitirirken Ahmet Oktay külliyatının basımı hakkında da birkaç şey belirtmeliyim. Giriş cümlesinde “ciltlemek” ifadesini kullanmıştım. Zira Ahmet Oktay gibi bir yazarın bütün yapıtları bir araya getiriliyorsa, bu önemli işi üstlenen editörün üç dört kitabın bir arada ciltlenmesinden fazlasını yapması lazım. Çoğu metin içi göndermelerde ve dipnotlarda kalmış toplu kaynakçanın her cilt için ayrı ayrı düzenlenip, kitap sonuna eklenmesi ve onlarca ismin kullanıldığı bu oylumlu yapıtların daha rahat okunabilmesi için gerekli dizinlerin hazırlanması gibi...
Ben Denen Masal
Ben diye bir şey geldi koca dünyaya, meraklandı hep dev aynasına. Yıllarla sınırlı ömrü belirdi, ölünce de ölümlüler delirdi Yalan dünyaya inat mı bilmem ,doğruydu işi yalan diyemem. Hem görünürde hem de hayalde yaşadı ben denen beden. Issız karanlıkta kaybolmayı düşündü, düşündüğünü anlayınca kaybolmadığına tanıklık etti.

BEN DENEN MASAL
Ben diye bir şey geldi koca dünyaya, meraklandı hep dev aynasına. Yıllarla sınırlı ömrü belirdi, ölünce de ölümlüler delirdi
Yalan dünyaya inat mı bilmem ,doğruydu işi yalan diyemem. Hem görünürde hem de hayalde yaşadı ben denen beden. Issız karanlıkta kaybolmayı düşündü, düşündüğünü anlayınca kaybolmadığına tanıklık etti. Büyük olmaya aldandı;kendinden büyüğünü görünce; küçüldüğünü yalanladı.Yarayı görünce panikledi;çile çekince olgunlaştığını kanımsadı. Parayı büyük güç gördü;dostsuz kalınca öldü. Aşkı tatmak istedi, mecnun olunca sitemler etti.Bir dünyadır herkes kendi içinde,ölümsüz sayar kendini; mezar taşlarını görüp isimleri okumayınca.Bu nasıl bir dünya, herkes kendi içinde derseniz,herkesin hayale boğulup, düşünceleriyle var olan var ettiği cevabı ile devam edersiniz;kimisindekar ve kış yıllarca soğuk buz gibi-sanki sibirya-,kimisinde güneş dünyanın kendisi olmuştur. Bazen baharlar bitmez bazende kışın sonu gelmez, baharın ilkine giren pek azsa da sonuna gelmek için uğraşır ben denen yıllar birikimi. Ezilmek vardır ;domates gibi, bazısında da ezilmek imkansızdır; tuç çelik gibi.Ruh hali bazen hırçındır, bazen ise atılgan olduğu halde, suskundur. Yorulmak vardır ben dilinde, yorulmamak mümkünmüdür aşkla sevince. Görememek vardır başka hayalleri, görmek mümkündür gözdeki kalbi. Soru sormak vardır; ben nedir diye, anladığını sanar; ayna icat edilince.Bazen kör olmak, bazen kör bile olamamak. Kör olmak kalple sadakat işi kör olamamak ise kalpsizlik gibi bişe. Özgürlük arar eksen içinde, esir olur eksenin kendisi bile. Çıplaklığı örtünmek sanar, bilgisiz cahil iken çıplak yüreği kanar, ki daha da kötüsü nedir ; bunun farına varınca bile gurur duyulması bence. Bahane de hazırdır; suçlu anne, baba ve iyi eğitim yoksulluğu gibi kelime ordusu sanılan acizlik tablosudur… gürültü işitir duyar zanneder, duyunca gerçek söz (anlayamadığından) sağırlığını reddeder.Güçlü olduğunu zannederek yenilmezim der, hayatı yenilmeyi kaderi eder.
Ben denen canlı ben derken benim demeyi de ihmal etmez.Ben neyim ve neyim var derse, sonuçta; Ben denen vücut Tanrı’nın eseri, eee ruhum var dersek ;oda Tanrı’nın eseri,düşüncelerim var;o da kendini tetikleyenin eseri, duygularım dersende;o da duyguya sebep olanın eseri, yaşıyorum dersende ;yaşamandan şüphe etmemenin eseri olduğuna göre ben bana ait değilim yani ben beni benleştiren bana, beni bilirttiğim müddetçe benim ve ben beni benleştiren benlere muhtacım denir kalbin belki de düşüncelerin benim ile konuşan kısmında;o zaman ben hem varım hem yokum demekte mümkündür.En iyisi ise;beni bana ben eden benlik benim kimliğim ise bensiz ben ceset, benin geldiğim ben ise ben olmayı kendi kendine yapamadığı ve bir şeylere muhtaç olduğunu kanıtlıyor ve böylece ben beni icat eden benim. Ben bana beni getiren ben kadar benim demek ise bir başka yoldur çözüm için.
Mustafa KOYUNCU
BEN DENEN MASAL
Ben diye bir şey geldi koca dünyaya, meraklandı hep dev aynasına. Yıllarla sınırlı ömrü belirdi, ölünce de ölümlüler delirdi
Yalan dünyaya inat mı bilmem ,doğruydu işi yalan diyemem. Hem görünürde hem de hayalde yaşadı ben denen beden. Issız karanlıkta kaybolmayı düşündü, düşündüğünü anlayınca kaybolmadığına tanıklık etti. Büyük olmaya aldandı;kendinden büyüğünü görünce; küçüldüğünü yalanladı.Yarayı görünce panikledi;çile çekince olgunlaştığını kanımsadı. Parayı büyük güç gördü;dostsuz kalınca öldü. Aşkı tatmak istedi, mecnun olunca sitemler etti.Bir dünyadır herkes kendi içinde,ölümsüz sayar kendini; mezar taşlarını görüp isimleri okumayınca.Bu nasıl bir dünya, herkes kendi içinde derseniz,herkesin hayale boğulup, düşünceleriyle var olan var ettiği cevabı ile devam edersiniz;kimisindekar ve kış yıllarca soğuk buz gibi-sanki sibirya-,kimisinde güneş dünyanın kendisi olmuştur. Bazen baharlar bitmez bazende kışın sonu gelmez, baharın ilkine giren pek azsa da sonuna gelmek için uğraşır ben denen yıllar birikimi. Ezilmek vardır ;domates gibi, bazısında da ezilmek imkansızdır; tuç çelik gibi.Ruh hali bazen hırçındır, bazen ise atılgan olduğu halde, suskundur. Yorulmak vardır ben dilinde, yorulmamak mümkünmüdür aşkla sevince. Görememek vardır başka hayalleri, görmek mümkündür gözdeki kalbi. Soru sormak vardır; ben nedir diye, anladığını sanar; ayna icat edilince.Bazen kör olmak, bazen kör bile olamamak. Kör olmak kalple sadakat işi kör olamamak ise kalpsizlik gibi bişe. Özgürlük arar eksen içinde, esir olur eksenin kendisi bile. Çıplaklığı örtünmek sanar, bilgisiz cahil iken çıplak yüreği kanar, ki daha da kötüsü nedir ; bunun farına varınca bile gurur duyulması bence. Bahane de hazırdır; suçlu anne, baba ve iyi eğitim yoksulluğu gibi kelime ordusu sanılan acizlik tablosudur… gürültü işitir duyar zanneder, duyunca gerçek söz (anlayamadığından) sağırlığını reddeder.Güçlü olduğunu zannederek yenilmezim der, hayatı yenilmeyi kaderi eder.
Ben denen canlı ben derken benim demeyi de ihmal etmez.Ben neyim ve neyim var derse, sonuçta; Ben denen vücut Tanrı’nın eseri, eee ruhum var dersek ;oda Tanrı’nın eseri,düşüncelerim var;o da kendini tetikleyenin eseri, duygularım dersende;o da duyguya sebep olanın eseri, yaşıyorum dersende ;yaşamandan şüphe etmemenin eseri olduğuna göre ben bana ait değilim yani ben beni benleştiren bana, beni bilirttiğim müddetçe benim ve ben beni benleştiren benlere muhtacım denir kalbin belki de düşüncelerin benim ile konuşan kısmında;o zaman ben hem varım hem yokum demekte mümkündür.En iyisi ise;beni bana ben eden benlik benim kimliğim ise bensiz ben ceset, benin geldiğim ben ise ben olmayı kendi kendine yapamadığı ve bir şeylere muhtaç olduğunu kanıtlıyor ve böylece ben beni icat eden benim. Ben bana beni getiren ben kadar benim demek ise bir başka yoldur çözüm için.
Mustafa KOYUNCU
Edebiyat'ta Post-Modernizim-Biçem
“İnsanoğlu,sözcüklere yeni anlamlar yüklerken bunu edebiyat için yapmıyor;bizler onları edebiyat için kullanıyoruz.”
Edebiyatta post-modernizmi kelimelerin gücü açısından incelersek,bu son modern dayanağı yadırgamak edebi açıdan pek de mantıklı olmaz çünkü dil canlıdır.Kelimler zaman geçtikçe anlamlarını yitirip başka anlamlara bürünmektedir.Kelimelerin başka anlamlara bürünmesi,edebiyatın her türünde temaların anlamlarının değişmesine dahi yol açmıştır.Bu insanoğlunun yaşadığı dönemin değer yargılarıyla ortak bir şekilde işlenmektedir.Anlamları sürekli farklılık gösterse de sonuç olarak kelimler daha da güç kazanmakta diyebiliriz.Bu farklılık da doğal olarak insanoğlunun ilerlediği döneme göre değer yargılarındaki değişime borçludur.Nitekim süregelen bu anlam yitirimliliği kelimeyi daha da güçlü kılmaktadır.Bu yitirimlilik de kelimelerin soyağacını ortaya çıkarmakta ve kelimelerin zengin kullanımı açısından yazarlara geniş bir anlatım olanağı sunmaktadır.Kelimeleri bu kadar övdükten sonra gelelim bu değerli kelimelerin postmodernizmle ilgili olduğu noktaya.En basitinden yüz yıl öncesinin kelimeleriyle şimdiki yazın karşılaştırıldığında dil bakımından arada çok büyük farklar görüleceği barizdir.Modernizm denilen çağda kelimelerin yüklenilmiş anlamları bu gün için geçerli değildir.Çünkü her neslin değer yargısı sürekli ama sürekli değişmektedir.Harfler aynı olsa da,kelimelerin içlerini her geçen nesilde yeni yeni ruhlar işgal etmektedir.Hele de basmakalıp yazmaktan uzak kalmak isteyen ve yenilik peşinde koşan önder yazarlar işin içine girince ki bu insanlar zamanında edebiyat için adeta direksiyon görevi görmüş kişilerdir,onlar da kendi nesillerini ifade etmek adına modernizme sırt çevirmişlerdir.Anlam yüzünden yazında şekil değişikleri dahi olmuştur..Bilindik bir önder ismini vererekten bu şekil değişikliğine de değinmek istiyorum..Orhan Veli Kanık ve ekibi nam-ı diğer Garipçiler şiirde hece ölçüsünü yok sayarak sözünü ettiğim önderlerden birisi haline gelmişlerdir.Onların neslinin değer yargıları,basmakalıp şairaneliklere karşı çıkmakta,aruz hatta hece ölçüsünü reddeden bir değer yargısına sahiptiler.Bunun sebebi de-kanımca- çok açık;onlara göre şiir en özgür biçimde yazılmalıydı.Eğer metinde bir isyan varsa bu en özgür biçimde olmalıydı.Bu da ölçüsüz ve uyaksız bir şiirden geçerdi.Şiir örneğini şekil açısından incelemek adına verdim.Elbette ki bu yazılanlar sadece şiir için geçerli değil.Şekil açısından bakıldığında romanlarda yer alan temalar da zamanla değişime uğramıştır.Örneğin Cumhuriyet Dönemi yazarları,Cumhuriyet Dönemi’nin temasal özelliklerinden birisi olan yobazlaşmış toplumun değer yargılarını işlerken,zamanla bu tema anlayışı yerini daha kişisel yazarların düşüncelerine bırakmıştır.Amiyane bir tavırla ifade etmek gerekirse,yazarlar toplum için yazmaktan çıkıp,kendi hayatları adına,bencil bir yazma anlayışına doğru sürüklenmişlerdir.Edebiyatın tüm işlevselliğinde bu farkı gözetmek oldukça mümkündür.Edebiyat türlerindeki sürekli gerçekleşen bu değişim de ister istemez yeni bir edebiyat çağının kapısını açtığı anlamına gelmektedir ki bu edebiyat çağı da şuanda hüküm süren post-modernizm çağıdır.
Edebiyatta post-modernizmi kelimelerin gücü açısından incelersek,bu son modern dayanağı yadırgamak edebi açıdan pek de mantıklı olmaz çünkü dil canlıdır.Kelimler zaman geçtikçe anlamlarını yitirip başka anlamlara bürünmektedir.Kelimelerin başka anlamlara bürünmesi,edebiyatın her türünde temaların anlamlarının değişmesine dahi yol açmıştır.Bu insanoğlunun yaşadığı dönemin değer yargılarıyla ortak bir şekilde işlenmektedir.Anlamları sürekli farklılık gösterse de sonuç olarak kelimler daha da güç kazanmakta diyebiliriz.Bu farklılık da doğal olarak insanoğlunun ilerlediği döneme göre değer yargılarındaki değişime borçludur.Nitekim süregelen bu anlam yitirimliliği kelimeyi daha da güçlü kılmaktadır.Bu yitirimlilik de kelimelerin soyağacını ortaya çıkarmakta ve kelimelerin zengin kullanımı açısından yazarlara geniş bir anlatım olanağı sunmaktadır.Kelimeleri bu kadar övdükten sonra gelelim bu değerli kelimelerin postmodernizmle ilgili olduğu noktaya.En basitinden yüz yıl öncesinin kelimeleriyle şimdiki yazın karşılaştırıldığında dil bakımından arada çok büyük farklar görüleceği barizdir.Modernizm denilen çağda kelimelerin yüklenilmiş anlamları bu gün için geçerli değildir.Çünkü her neslin değer yargısı sürekli ama sürekli değişmektedir.Harfler aynı olsa da,kelimelerin içlerini her geçen nesilde yeni yeni ruhlar işgal etmektedir.Hele de basmakalıp yazmaktan uzak kalmak isteyen ve yenilik peşinde koşan önder yazarlar işin içine girince ki bu insanlar zamanında edebiyat için adeta direksiyon görevi görmüş kişilerdir,onlar da kendi nesillerini ifade etmek adına modernizme sırt çevirmişlerdir.Anlam yüzünden yazında şekil değişikleri dahi olmuştur..Bilindik bir önder ismini vererekten bu şekil değişikliğine de değinmek istiyorum..Orhan Veli Kanık ve ekibi nam-ı diğer Garipçiler şiirde hece ölçüsünü yok sayarak sözünü ettiğim önderlerden birisi haline gelmişlerdir.Onların neslinin değer yargıları,basmakalıp şairaneliklere karşı çıkmakta,aruz hatta hece ölçüsünü reddeden bir değer yargısına sahiptiler.Bunun sebebi de-kanımca- çok açık;onlara göre şiir en özgür biçimde yazılmalıydı.Eğer metinde bir isyan varsa bu en özgür biçimde olmalıydı.Bu da ölçüsüz ve uyaksız bir şiirden geçerdi.Şiir örneğini şekil açısından incelemek adına verdim.Elbette ki bu yazılanlar sadece şiir için geçerli değil.Şekil açısından bakıldığında romanlarda yer alan temalar da zamanla değişime uğramıştır.Örneğin Cumhuriyet Dönemi yazarları,Cumhuriyet Dönemi’nin temasal özelliklerinden birisi olan yobazlaşmış toplumun değer yargılarını işlerken,zamanla bu tema anlayışı yerini daha kişisel yazarların düşüncelerine bırakmıştır.Amiyane bir tavırla ifade etmek gerekirse,yazarlar toplum için yazmaktan çıkıp,kendi hayatları adına,bencil bir yazma anlayışına doğru sürüklenmişlerdir.Edebiyatın tüm işlevselliğinde bu farkı gözetmek oldukça mümkündür.Edebiyat türlerindeki sürekli gerçekleşen bu değişim de ister istemez yeni bir edebiyat çağının kapısını açtığı anlamına gelmektedir ki bu edebiyat çağı da şuanda hüküm süren post-modernizm çağıdır.
Kanlı Yazın
“Siz istemeseniz de dünya sizi her haline ortak eder,dert etmeyin.”
Çocukluğumda,okumak istediğim korku-gerilim türündeki yazınları okuyamazdım;malum aile büyüklerimiz!O zamanlar bunları okuyamadığım her geçen gün,üzülürdüm çünkü o eserlerin tükeneceğinden korkardım.Nitekim tükenirdi de.Üstelik o yaşlarda bu tip kitaplar okumanın yaşıtlarım arasında-onlardan ayrı-farklı şeyler yapma isteğim de söz konusuydu.Hani ben korku-gerilim okuyorum,onlar okuyamıyor.E tabi gülüyorum şimdi bunu düşününce.Hatta onları okuyamamak beni korku-gerilim yazmaya kadar sürüklemişti;okuyamıyorum,bari yazayım.
Yine o zamanlar Frankenstein ve Dracula gibi,bugün korku-gerilim eserlerinin ana başlığı nedir desek bu ikisidir diyebileceğimiz kadar beynimize kazınmış iki büyük eser vardı,benim için. Tabi bu eserlerin sonradan düzmece şekillerle piyasaya sürüldüğü de olmadı değil ama sonuçta ele alınması gereken konu bu değil.Frankenstein ve Dracula’yı okuyamamıştım çocukluğumda ve çocukluk sonrasında onlar yitip gitmişti benim için.Hiç bir anlamı yoktu bir daha onları okumaya çalışmamın.Hikayelerini ister istemez öğrendim fakat hala okumadım.
Başında da söylediğim gibi Frankenstein ve Dracula’nın o yaşlarda elimde olmayışı,onları bir daha bulamayacağım korkusuna kaptırmıştı beni.Kitaptı bu,her yerde bulunmayabilirdi.Kafataslı,kanlı-bıçaklı kitap kapakları gördükçe kitapçı vitrinlerinde ya da kaldırım üstlerinde onları alamayacağımı bile bile bakar,bir yandan aile büyüklerinin buna karşı çıkacağını da her gözümün önüne getirdikçe içim daralır ve o kitapları bir gün birileri gelip alacak onları oradan da gidip o alanlar okuyacak diye sinirlerim bozulurdu.
Zaman zaman alabileceğim durumlar olmuştu,onları gizli gizli okuyabileceğimi düşündüğüm zamanlar;fakat bu sefer de sağdan soldan toplama bilgilerle bu Frankenstein ve Dracula ikilisinin sonradan içeriklerinin bozulduğuna dair,farklı temalarla işlenmiş olduklarına dair,sonuç olarak da içeriği orijinal mi değil mi sorularıyla başımı çatlattığım fikirler ön plana çıkmıştı.Hani al bir de buradan yak dersiniz ya;işte öyle bir şey. Soğumuştum,okumak istemiyordum artık onları.
Büyüdükçe-nedendir bilmem-bu ana eserlerin dışında ara eserler görmeye de başladım. O korku-gerilim kitaplarını bir daha asla bulamayacakmışım ve ben büyüdüğümde onlar çoktan alınmış,tüketilmiş olacak gibi gelirdi bana;ama bu ara eser olarak tanımladıklarım,işin rengini biraz değiştirdi.
Bu janrayı okuma isteğinden ne kadar soğumuş olsam da on dört ile on beş yaşlarımdan itibaren yeniden arar oldum onları.O zamanlar Dan Brown’un eserlerinin patlak verdiği bir dönemdi.Tabi önceleri bildiğim bir de Stephan King vardı ama onun da konularını beğenmiyordum,ilgimi çekmiyordu.O zamanki düşüncelerim,korku-gerilim asla rağbet görmeyecekti;dolayısıyla da onları yazanların ellerinde patlayacaktı bu kitaplar.Bana ulaşmayacaktı,ne traji-komik.
Okuma ve yazma hayatımda bir dönüm noktası gibi gördüğüm çok büyük bir değişimi fark ettim dünya edebiyatında.On dört-on beş yaşlarımda korku-gerilimin asla rağbet bulamayacağını düşünürken,sadece iki-üç yıl sonra kitap piyasaları korku-gerilim eserleriyle dolup taşmaya başladı.Artık sadece Stephan King ya da Dan Brown yoktu.Yıllar öncesinin unutulmuş hatta bilinmeyen korku-gerilim yazarlarının isimleri duyulmaya
başlandı.C.Andrews,Peter Straub,Dean Koontz bunlardan sadece bir-kaçı.Yenilerden,artık bu janraya gönül vermişlerin neredeyse tamamının bildiği,tek eseri “Alacakaranlık” ı ile ünlü Stephanie Meyer,Tomi Hoag,Tess Gerritsen;kitap vitrin ve tezgahlarını eserleriyle dolduran birkaç yazar.Benim gözlerimle bakarsanız,bu korku-gerilim patlamasına öncü yazar-gerilim hattında-Dan Brown’dur;ama buna emin olduğumu da söyleyemem.Onun haricinde Jean Christophe Grange“Kızıl Nehirler” den sonraki eseri “Taş Meclisi” ile kitap tezgahlarında büyük bir ilgi görmeye başladı.Dan Brown’dan sonra kral-temaları ne kadar farklılık gösterse de-Jean Christophe Grange’dı.Ayrıca son zamanlarda İskandinav yazarların bu janra üzerine devrede olduğunu da söylersek,korku-gerilim janrasının patlak verişindeki en önemli ayaklardan birini de ortaya çıkarmış oluruz.Dört İskandinav ülkesi içinden,özellikle Norveç ve İsveç’ten yazarlar ön planda.Bu konuda İskandinav atalarının “Odin” gibi kanlı bir dine sahip olmalarının etkisi var mıdır acaba diye düşünmüştüm;fakat şimdilik ne söylesem asılsız kalacak.
Kendi ülkemizde bu janradan kimsenin pek ön plana çıkmadığını düşünürken bile Ahmet Ümit’in çoktan kolları sıvamış olduğuna şahit olmak,bana bu janra üzerine neler oluyor böyle dedirtmişti.Onu da ayrı bir şekilde, ülkemizde bu türde yazanlar arasında korku-gerilim türünde –benim gözümde-günümüzün kralı olduğundan tebrik etmek istiyorum.
Bir süre önce Celal Bayar Üniversitesi’nden sevgili Almanca hocam Dilek Pekin ile Tüyap Kitap Fuarı’nın İzmir ayağındaydık.Birlikte fuara doğru yol alırken,korku-gerilim janrası dışında çok daha farklı türlerde yazılmış kitaplar bulabilirim herhalde diye düşünüyordum.Bu konuyu önce kendisine açmadım;ancak fuarı dolaşmaya başladığımızda pek de umduğumun gerçekleşmediğini gördüm.Bunu Sayın Dilek Pekin ile paylaştığımda dünyadaki suç oranları,savaş vs. bunların büyük etkisi olabileceği konusunda hemfikir olduk.Karşıt düşüncede olmamıza imkan olmayacak kadar fazla korku-gerilim kitapları barındırıyordu fuar.İkimiz için de enteresan bir durum olmuştu.Acaba edebiyat kanlanıyor muydu?
Kısa zamanda çok fazla bu janranın üzerinde duruldu ve hala durulmakta.Dünya suç oranlarındaki artış,ülkelerin gerek siyasi gerek askeri ve gerek ekonomik krizleri,şizofreni vb. ruh hastalıklarının artışı,insanlardaki depresyona girme durumunun inanılmaz bir hassaslığa ulaşmış olması;edebiyatın dünyamızda olup bitenleri yansıtması yönünden baktığımızda korku-gerilim janrasının üzerinde bu kadar çok durulmasına pek şaşılmaması gerek,diye düşünüyorum;hatta dünya daha fazla suç krizi yaşadıkça ki yaşayacak gibi görünüyor,korku-gerilim türleri de gittikçe artacaktır ama artma sebeplerine baktığımızda,işte bu sefer-çocukluğumun aksine-bilmem katılır mısınız ama bu beni mutlu etmeyecek.Edebiyat da dünyayı yansıttıkça,dünya da edebiyatı kanlı bir şekilde yansıtacaktır,diye düşünüyorum.
Mustafa BALTACI
Çocukluğumda,okumak istediğim korku-gerilim türündeki yazınları okuyamazdım;malum aile büyüklerimiz!O zamanlar bunları okuyamadığım her geçen gün,üzülürdüm çünkü o eserlerin tükeneceğinden korkardım.Nitekim tükenirdi de.Üstelik o yaşlarda bu tip kitaplar okumanın yaşıtlarım arasında-onlardan ayrı-farklı şeyler yapma isteğim de söz konusuydu.Hani ben korku-gerilim okuyorum,onlar okuyamıyor.E tabi gülüyorum şimdi bunu düşününce.Hatta onları okuyamamak beni korku-gerilim yazmaya kadar sürüklemişti;okuyamıyorum,bari yazayım.
Yine o zamanlar Frankenstein ve Dracula gibi,bugün korku-gerilim eserlerinin ana başlığı nedir desek bu ikisidir diyebileceğimiz kadar beynimize kazınmış iki büyük eser vardı,benim için. Tabi bu eserlerin sonradan düzmece şekillerle piyasaya sürüldüğü de olmadı değil ama sonuçta ele alınması gereken konu bu değil.Frankenstein ve Dracula’yı okuyamamıştım çocukluğumda ve çocukluk sonrasında onlar yitip gitmişti benim için.Hiç bir anlamı yoktu bir daha onları okumaya çalışmamın.Hikayelerini ister istemez öğrendim fakat hala okumadım.
Başında da söylediğim gibi Frankenstein ve Dracula’nın o yaşlarda elimde olmayışı,onları bir daha bulamayacağım korkusuna kaptırmıştı beni.Kitaptı bu,her yerde bulunmayabilirdi.Kafataslı,kanlı-bıçaklı kitap kapakları gördükçe kitapçı vitrinlerinde ya da kaldırım üstlerinde onları alamayacağımı bile bile bakar,bir yandan aile büyüklerinin buna karşı çıkacağını da her gözümün önüne getirdikçe içim daralır ve o kitapları bir gün birileri gelip alacak onları oradan da gidip o alanlar okuyacak diye sinirlerim bozulurdu.
Zaman zaman alabileceğim durumlar olmuştu,onları gizli gizli okuyabileceğimi düşündüğüm zamanlar;fakat bu sefer de sağdan soldan toplama bilgilerle bu Frankenstein ve Dracula ikilisinin sonradan içeriklerinin bozulduğuna dair,farklı temalarla işlenmiş olduklarına dair,sonuç olarak da içeriği orijinal mi değil mi sorularıyla başımı çatlattığım fikirler ön plana çıkmıştı.Hani al bir de buradan yak dersiniz ya;işte öyle bir şey. Soğumuştum,okumak istemiyordum artık onları.
Büyüdükçe-nedendir bilmem-bu ana eserlerin dışında ara eserler görmeye de başladım. O korku-gerilim kitaplarını bir daha asla bulamayacakmışım ve ben büyüdüğümde onlar çoktan alınmış,tüketilmiş olacak gibi gelirdi bana;ama bu ara eser olarak tanımladıklarım,işin rengini biraz değiştirdi.
Bu janrayı okuma isteğinden ne kadar soğumuş olsam da on dört ile on beş yaşlarımdan itibaren yeniden arar oldum onları.O zamanlar Dan Brown’un eserlerinin patlak verdiği bir dönemdi.Tabi önceleri bildiğim bir de Stephan King vardı ama onun da konularını beğenmiyordum,ilgimi çekmiyordu.O zamanki düşüncelerim,korku-gerilim asla rağbet görmeyecekti;dolayısıyla da onları yazanların ellerinde patlayacaktı bu kitaplar.Bana ulaşmayacaktı,ne traji-komik.
Okuma ve yazma hayatımda bir dönüm noktası gibi gördüğüm çok büyük bir değişimi fark ettim dünya edebiyatında.On dört-on beş yaşlarımda korku-gerilimin asla rağbet bulamayacağını düşünürken,sadece iki-üç yıl sonra kitap piyasaları korku-gerilim eserleriyle dolup taşmaya başladı.Artık sadece Stephan King ya da Dan Brown yoktu.Yıllar öncesinin unutulmuş hatta bilinmeyen korku-gerilim yazarlarının isimleri duyulmaya
başlandı.C.Andrews,Peter Straub,Dean Koontz bunlardan sadece bir-kaçı.Yenilerden,artık bu janraya gönül vermişlerin neredeyse tamamının bildiği,tek eseri “Alacakaranlık” ı ile ünlü Stephanie Meyer,Tomi Hoag,Tess Gerritsen;kitap vitrin ve tezgahlarını eserleriyle dolduran birkaç yazar.Benim gözlerimle bakarsanız,bu korku-gerilim patlamasına öncü yazar-gerilim hattında-Dan Brown’dur;ama buna emin olduğumu da söyleyemem.Onun haricinde Jean Christophe Grange“Kızıl Nehirler” den sonraki eseri “Taş Meclisi” ile kitap tezgahlarında büyük bir ilgi görmeye başladı.Dan Brown’dan sonra kral-temaları ne kadar farklılık gösterse de-Jean Christophe Grange’dı.Ayrıca son zamanlarda İskandinav yazarların bu janra üzerine devrede olduğunu da söylersek,korku-gerilim janrasının patlak verişindeki en önemli ayaklardan birini de ortaya çıkarmış oluruz.Dört İskandinav ülkesi içinden,özellikle Norveç ve İsveç’ten yazarlar ön planda.Bu konuda İskandinav atalarının “Odin” gibi kanlı bir dine sahip olmalarının etkisi var mıdır acaba diye düşünmüştüm;fakat şimdilik ne söylesem asılsız kalacak.
Kendi ülkemizde bu janradan kimsenin pek ön plana çıkmadığını düşünürken bile Ahmet Ümit’in çoktan kolları sıvamış olduğuna şahit olmak,bana bu janra üzerine neler oluyor böyle dedirtmişti.Onu da ayrı bir şekilde, ülkemizde bu türde yazanlar arasında korku-gerilim türünde –benim gözümde-günümüzün kralı olduğundan tebrik etmek istiyorum.
Bir süre önce Celal Bayar Üniversitesi’nden sevgili Almanca hocam Dilek Pekin ile Tüyap Kitap Fuarı’nın İzmir ayağındaydık.Birlikte fuara doğru yol alırken,korku-gerilim janrası dışında çok daha farklı türlerde yazılmış kitaplar bulabilirim herhalde diye düşünüyordum.Bu konuyu önce kendisine açmadım;ancak fuarı dolaşmaya başladığımızda pek de umduğumun gerçekleşmediğini gördüm.Bunu Sayın Dilek Pekin ile paylaştığımda dünyadaki suç oranları,savaş vs. bunların büyük etkisi olabileceği konusunda hemfikir olduk.Karşıt düşüncede olmamıza imkan olmayacak kadar fazla korku-gerilim kitapları barındırıyordu fuar.İkimiz için de enteresan bir durum olmuştu.Acaba edebiyat kanlanıyor muydu?
Kısa zamanda çok fazla bu janranın üzerinde duruldu ve hala durulmakta.Dünya suç oranlarındaki artış,ülkelerin gerek siyasi gerek askeri ve gerek ekonomik krizleri,şizofreni vb. ruh hastalıklarının artışı,insanlardaki depresyona girme durumunun inanılmaz bir hassaslığa ulaşmış olması;edebiyatın dünyamızda olup bitenleri yansıtması yönünden baktığımızda korku-gerilim janrasının üzerinde bu kadar çok durulmasına pek şaşılmaması gerek,diye düşünüyorum;hatta dünya daha fazla suç krizi yaşadıkça ki yaşayacak gibi görünüyor,korku-gerilim türleri de gittikçe artacaktır ama artma sebeplerine baktığımızda,işte bu sefer-çocukluğumun aksine-bilmem katılır mısınız ama bu beni mutlu etmeyecek.Edebiyat da dünyayı yansıttıkça,dünya da edebiyatı kanlı bir şekilde yansıtacaktır,diye düşünüyorum.
Mustafa BALTACI
Kurgu Politikaları Elif Şafak
Ben bir hikaye anlatıcısıyım. Yaşamımda yaptığım budur–hikayeler anlatmak, romanlar yazmak. Bugün de size hikaye anlatma sanatı ile ilgili bir kaç hikaye anlatmak istiyorum ve ayrıca cin adı verilen doğaüstü yaratıklardan da bahsedeceğim. Oraya gitmeden önce sizinle şahsi yaşam öyküme dair bazı belirtileri paylaşmak istiyorum. Bunu elbette kelimeler aracılığı ile yapacağım ama geometrik bir şekil de kullanacağım, çemberi. Yani konuşmam boyunca, pek çok çemberle karşılaşacaksınız.
Ben bir hikaye anlatıcısıyım. Yaşamımda yaptığım budur–hikayeler anlatmak, romanlar yazmak. Bugün de size hikaye anlatma sanatı ile ilgili bir kaç hikaye anlatmak istiyorum ve ayrıca cin adı verilen doğaüstü yaratıklardan da bahsedeceğim. Oraya gitmeden önce sizinle şahsi yaşam öyküme dair bazı belirtileri paylaşmak istiyorum. Bunu elbette kelimeler aracılığı ile yapacağım ama geometrik bir şekil de kullanacağım, çemberi. Yani konuşmam boyunca, pek çok çemberle karşılaşacaksınız.
Fransa Strasbourg’da Türk bir ailenin çocuğu olarak doğmuşum. Kısa süre sonra ebeveynim boşandı ve ben de annemle beraber Türkiye döndüm. O günden sonra, bekar bir annenin yetiştirdiği tek bir çocuk olarak büyüdüm. 1970′li yılların Ankara’sında bu alışılmadık bir durumdu. Oturduğumuz muhit evin reisinin baba olduğu kalabalık ailelerle doluydu. Yani ata-erkil bir ortamda annemi dul bir kadın olarak görerek büyüdüm. Aslında, iki ayrı çeşit kadınlığı seyrederek büyüdüm. Bir tarafta annem vardı, iyi eğitimli, laik, modern, batılılaşmış bir Türk kadını. Diğer tarafta ise aynı zamanda bana bakan daha manevi ve az eğitimli ve kesinlikle daha az mantıklı olan anneannem vardı. Bu kadın geleceği görmek için kahve telvelerini okuyan ve kurşunu gizemli şekiller alacak şekilde eritip, kötü niyetli nazardan sakınan biriydi.
Anneannemin çok ziyaretçisi olurdu; yüzlerinde ağır sivilceleri olanlar veya ellerinde siğilleri olan kişiler. Her defasında anneannem Arapça bazı kelimeler mırıldanır daha sonra da kırmızı bir elmaya, yok etmek istediği siğil sayısı kadar gül dikeni saplardı. Sonra da tek tek bu dikenleri siyah bir mürekkeple çember içine alırdı. Bir hafta sonra hasta kontrol için tekrar geri gelirdi. Şimdi, böyle şeyleri sizin gibi bilim adamlarının, eğitimli kişilerin önünde söylememem gerektiğinin elbette farkındayım, ama gerçek olan şey, ciltlerindeki rahatsızlıklardan dolayı anneannemi ziyaret eden bu kişilerden bir tanesinin bile iyileşmemiş ve mutsuz ayrıldığını görmedim. Bunu nasıl yaptığını, duaların gücüyle mi alakalı olduğunu sordum. Cevap olarak bana “Evet, dua etmek etkilidir. Ama çemberlerin gücünden de kaçınmalısın” dedi.
Bu ondan öğrendiğim pek çok şey arasında, çok değerli bir ders oldu. Eğer hayatınızda bir şeyi yok etmek istiyorsanız, bir sivilceyi, bir lekeyi veya bir insan ruhunu, bütün yapmanız gereken onu kalın duvarlarla çevrelemek. İçeride kuruyup kalacaktır. Şimdi hepimiz sosyal ve kültürel bir çeşit çemberin içinde yaşıyoruz. Hepimiz. Belli bir aileye, ulusa ve sınıfa bağlı olarak doğuyoruz. Ama bu sahip olduğumuz duvarların ardındaki dünyalarda olan bitenler bir bağlantımız olmazsa, o zaman bizim de içeride kuruma riskimiz vardır. Hayal gücümüz azalabilir. Kalplerimiz küçülebilir. Kendi kültürel kozamızın içinde çok uzun süre kalırsak insani yönümüzü kaybedebiliriz. Arkadaşlarımız, komşularımız, iş arkadaşları ve ailemiz– çemberin içindeki herkes birbirine benzediğinde bu kendi ayna görüntümüz ile çevremizin sarıldığı anlamına gelir.
Anneanneme benzeyen kadınların Türkiye’de yaptıkları diğer bir şey de, aynaları kadifeler ile örtmek ve onları arkaları bize bakacak şekilde duvara asmaktır. Bu eski bir doğu geleneğidir; bir insanın kendi yansımasına uzun süre bakmasının sağlıksız olduğu bilgisinden köken alan bir gelenektir. İronik olan, benzer düşünceleri taşıyan toplulukların bugünün globalleşen dünyası için büyük bir tehlike oluştırması. Ve bu her yerde de olan birşey, liberallerde de, muhafazakarlarda da, agnostiklerde de ve inançlılarda da, zengin ve fakirde, doğu ve batıda benzer. Benzerliklere dayalı kümelenme eğilimindeyiz, daha sonra da diğer kümelenmiş insanlarla ilgili klişe sözlerler üretiyoruz. Benim fikrime göre, bu kültürel “getto”ları aşmanın bir yolu da hikaye anlatma sanatı. Hikayeler sınırları yıkamaz ama mantık duvarlarımıza küçük yumruklarla delikler açabilir. Bu deliklerin içinden, diğer tarafta bir bakış atıp hatta zaman zaman gördüğümüz şeyden hoşlanabiliriz de.
Sekiz yaşında kurgusal öyküler yazmaya başladım. Annem bir gün elinde turkuvaz rengi bir defter ile yanıma gelip kişisel bir günlük tutmakla ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sordu. Arkaya bakınca, onun akıl sağlığımla ilgili hafif bir endişesi olduğunu da düşünüyorum. Evde sürekli hikayeler anlatıyordum, bu iyi bir şey, ama bunu çevremdeki hayali arkadaşlarıma yapıyordum, bu pek iyi değildi. İçe dönük bir çocuktum; ve bu durumum renkli mum boyalarımla iletişime geçecek ve çarptığım objelerden özür dileyecek boyuttaydı. Ve annem de benim gün gün yaşadıklarımı ve duygularımı yazmamın bana iyi gelebileceğini düşünmüştü. Annemim bilmediği şey ise hayatımdan inanılmaz derecede sıkıcı olduğu ve yapmak istediğim son şeyin de kendim hakkında yazmak olduğuydu. Bunun yerine, kendim yerine başka insanlar ve şeyler hakkında hiç olmamış şeyleri yazmaya başladım. İşte kurgu yazmaya karşı tutkum da bu şekilde başlamış oldu. Yani en başından beri, kurgu benim için otobiyografik manifestasyonlardan ziyade soyut dünyalara, diğer yaşamlara başka olasılıklara yapılan manevi yolculuklardı. Ve lütfen benimle sabır gösterin. Bir çember çizip yeniden bu noktaya döneceğim.
Bu süreçler sırasında başka bir şey daha oldu. Annem bir diplomat oldu. Yani anneannemin bu küçük ve batıl inançlı orta sınıf muhitinden dışarıya çıkarak, şık, havalı ve parlak olan şu uluslararası okula tek Türk olarak zıplayıverdim. İlk defa burada “tipik yabancı” adını verdiğim şeyle de karşılaşmış oldum. Sınıfımızda, her ulustan pek çok öğrenci vardı. Yine de bu farklılıklar sınıfımızda kozmopolit eşitlikçi bir sınıf demokrasisi yaşamamızı gerektirmiyordu. Aksine, her bir çocuğun kendisinin bir birey olarak algılanmadığı bunun yerine daha büyük bir şeyin temsilcisi olarak görüldüğü bir atmosfer oluşmasına neden olmuştu. Minyatür bir birleşmiş milletler gibiydik, aslında eğlenceliydi, ta ki, dinsel veya ulusal anlamda negatif olarak algılanan bir şey ortaya çıkana dek. Bunu temsil eden çocuğun taklidi yapılırdı, aşağılanır ve sınırsız dalga geçilirdi. Ve düşünemediğim şey ise, bu okula devam ettiğim süre boyunca, ülkemde bir askeri darbenin yaşandığı, benim ulusumdan bir tetikçinin neredeyse Papayı vurduğu ve Türkiye’nin Eurovizyon şarkı yarışmasında sıfır aldığıydı.
O günlerde sıklıkla okulu asar ve bir denizci olmanın hayalini kurardım. Kültürel klişeler ile ilgili ilk deneyimimi de orada aldım. Bazı çocuklar bana seyretmemiş olduğum “Geceyarısı Ekspresi” filmi hakkında sorular soruyorlardı. Günde kaç sigara içtiğimi sorguluyorlardı, çünkü bütün Türklerin çok fazla sigara içtiğini sanıyorlardı. Kaç yaşından sonra başımı kapayacağımı araştırıyorlardı. Bu üçünün ülkem ile ilgili en temel üç klişe olduğunu da bu şekilde öğrenmiş oldum; politika, sigara ve başörtüsü. İspanya’dan sonra Ürdün’e, Almanya’ya gittik ve Ankara’ya döndük. Gittiğim her yere yanımda taşıyabileceğim hayalgücüm tek bavulum gibiydi. Hikayeler bana başka türlü sahip olamayacağım bir merkeziyet devamlılık ve tutarlılık hissi verdi.
Yirmili yaşlarımda İstanbul’a taşındım, aşık olduğum şehir. Çok canlı ve çeşitlilikle dolu bu muhitte yaşarken pek çok roman yazdım. 1999′da deprem İstanbul’u vurduğunda oradaydım. Sabahın üçünde koşarak binadan çıktım, gördüğüm bir şey ise hızımı kesti. Mahallenin bakkalı olan– huysuz alkol satmayan yaşlı bir adam vardı marginallerle de konuşmazdı. Uzun siyah bir peruk takmış ve rimelleri yanaklarından aşağıya akmış bir marjinalin yanında oturuyordu. Adamın sigara paketini açıp titreyen elleriyle bir tane de ona uzatmasını seyrettim. Ve depremin olduğu gece ile ilgili aklımda kalan tek görüntü budur– muhafazakar bir bakkal ve ağlayan bir travestinin kaldırımda yan yana sigara içişleri. Ölüm ve yıkım ile yüzleştiğimizde dünyevi farklılıklarımız buharlaşır ve bir kaç saat için bile olsa hepimiz bir oluruz. Ben her zaman hikayelerin de üzerimizde benzer şekilde bir etkisi olduğuna inanmışımdır. Kurgunun bir deprem kadar gücü olduğunu söylemiyorum. Ama iyi bir roman okuduğumuzda, küçük apartman dairelerimizi arkamızda bırakıp daha önce hiç bir araya gelmemiş olduğumuz hatta belki de ön yargılı olduğumuz kişileri tanımak için tek başımıza geceye dalarız.
Kısa süre sonra, önce Boston sonra da Michigan’a bir kadın kolejine gittim. Çok fazla bir coğrafik değişim yaşamamış olsam da, dil ile ilgili bir deneyimim oldu. İngilizce kurgu yazmaya başladım. Göçmen, mülteci veya sürgün değilim. Bunu neden yaptığımı sordular. Ama diller arasında değiş tokuş yapmak bana kendini yeniden yaratma şansı veriyor. Türkçe yazmaya bayılıyorum, bana göre çok şiirsel ve duygusal bir dil. Ve ingilizce yazmaya da bayılıyorum ve bana göre bu daha matematiksel ve mantıksal. Yani her bir dil ile farklı bağlantılarım olduğunu hissediyorum. Bana göre İngilizce dünya çevresindeki diğer milyonlarca insan için olduğu gibi edinilmiş bir dil. Bir dili öğrenmeye geç başladığınız durumda, olan şey aralıksız bir şekilde devam eden bir hayal kırıklığı yaşarsınız. Geç başlayanlar olarak, hep daha çok söylemek, daha iyi şakalar yapmak, daha iyi şeyler söylemek isteriz. Ama akıl ve dilin arasındaki ayrılıktan dolayı sonunda daha azını söyleriz. Ve bu ayrılık da çok göz korkutucudur. Ama, eğer korkmamayı başarırsak son derece de uyarıcıdır. İşte benim de Boston’da keşfettiğim buydu– yaşadığım hüsran aynı zamanda son derece uyarıcıydı
Bu aşamada, yaşamımın aktığı yönü giderek artan bir merakla seyreden anneannem, günlük dualarına benim bir an önce evlenip bir yerlere yerleşip orada kalmamı da eklemeye başladı. Ve Allah onu sevdiği için de ben evlendim. Ama yerleşmek yerine, Arizona’ya gittim. Ve kocam da İstanbul’da olduğu için, İstanbul ve Arizona arasında gidip gelmeye başladım. Dünya üzerinde birbirinden daha çok farklı iki yer daha olamaz sanırım. Sanırım bir parçam hem fiziksel hem de manevi olarak her zaman göçebeydi. Hikayeler bana eşlik eder, varoluş yapıştırıcısı gibi parçalarımı ve hafızamı bir arada tutarlar.
Hikayeleri ne kadar çok sevsem de, yakın zamanlarda bir hikayenin sadece bir hikayeden fazlası olduğunda, sihrini de kaybettiğini düşünmeye başladım. Ve bu sizinle birlikte düşünmekten keyif alacağım bir konu. İngilizce yazmış olduğum ilk romanım Amerika’da yayınlandığında, bir edebi eleştirmenden ilginç bir yorum aldım. “Kitabını beğendim“, “ama keşke daha farklı yazmış olsaydın” dedi. Bunu ne anlamda söylediğini sordum. “Tamam, şöyle bir bak. Çok fazla sayıda İspanyol, Amerikan karakter olmasına rağmen sadece tek bir Türk karakter var, o da bir erkek.” Roman Boston’da bir üniversite kampüsünde geçiyordu. Yani bana göre Türk karakterlerden ziyade enternasyonel karakterleri içermesi çok normaldi. Ama eleştirmenimin ne aradığını anladım. Ayrıca onu hayal kırıklığına uğratmaya devam edeceğimi de anladım. Benim kimliğimin belli olmasını istiyordu. Ben de öyle olduğum için o kitapta Türk bir kadın görmek istiyordu.
Hikayelerin dünyayı nasıl değiştirdiğinden sıklıkla bahsederiz. Ama ayrıca kimlik politikalarıyla dolu dünyanın hikayelerin çizdiği çemberleri nasıl etkilediğini, okuduğunu ve yenilediğini de görmeliyiz. Pek çok yazar bu baskıyı taşır, ama özellikle batılı olmayanlar çok daha ağır hisseder. Ama eğer benim gibi müslüman bir dünyadan gelen bir kadın yazarsanız, o zaman sizden müslüman kadınların tercihen mutsuz hikayelerini yazmanız beklenir. Bilgilendiren, dokunaklı ve karakteristik hikayeler yazıp deneyimleri ve “avangard”ı da batılı meslektaşlarınıza bırakmanız beklenir. Madrid’de bulunan o okulda çocukluğumda deneyimlediğim şey şu anda edebiyat dünyasında yaşanıyor. Yazarlar, kendilerine özgü yaratıcı bireyler olarak görülmekten ziyade kendi kültürlerinden gelen temsilciler olarak algılanıyorlar. Çin’den bir kaç tane, Türkiye’den bir kaç tane, Nijerya’dan birkaç tane. Çok ayrıcalıklı olmasa da hepimizin kendimize özgü bir şeye sahip olduğu düşünülebilir.
Yazar ve yorumcu James Baldwin 1984 de bir röportaj sırasında sürekli homoseksüelliği ile ilgili sorulara maruz kalmıştı. Ropörtaj onu gay bir yazar olarak hasıraltı etmeye çalışırken, Baldwin durdu ve şöyle dedi, “Görmüyor musunuz? Başkalarında olmayan hiç bir şeye sahip değilim ve diğer kişilerde bulunmayan bir şeye de sahip değilim.” Kimlik politikaları bizlere etiketler takmaya çalıştığında hayal kurma özgürlüğümüz tehlikeye girer. Çok kültürlü edebiyat denilen ve batı dünyası dışından gelen yazarların birbiriyle yumak olduğu bir edebiyat kategorisi var. Harvard meydanında 10 yıl önceki ilk çok kültürlü edebiyat deneyimimi asla unutmayacağım. Üç yazar vardı, birisi Filipinlerden, bir Türk ve bir de Endonezyalıydık– fıkra gibi malum, birlikte getirilmiş olma nedenimiz de aynı artistik stile sahip olmamız değildi ya da aynı edebi stilde değildik. Sadece pasaportlarımız yüzündendi. Çok kültürlü yazarlardan gerçek hikayeler anlatmaları beklenir, kurgu pek beklenilmez. Kurguya yüklenilen bir misyon var. Bu şekilde sadece yazarların kendileri de değil onların kurguladıkları karakterler de daha büyük bir şeyin temsilcisi oluyorlar.
Ama hemen eklemeliyim ki bir hikayeyi hikaye olmaktan daha daha büyük bir yere getirme eğilimi sadece Batı’da yok. Bu her yerde böyle olabiliyor. 2005 Yılında kurgusal karakterlerimin konuşmaları yüzünden bana dava açıldığında bunu ilk elden deneyimlemiş oldum. Bir Ermeni ve bir Türk ailesi hakkında kadınların gözlerinden çok kesitli bir hikaye kurgulamayı amaçlıyordum. Benim mikro hikayem bir makro sorun haline gelince davalık oldum. Ermeni-Türk çatışmasını yazdığım için beni bazıları kutlarken bazıları da eleştirdiler. Ama zaman zaman iki tarafa da bunun sadece bir kurgudan ibaret olduğunu anımsatmak istediğim zamanlar oldu. Sadece bir hikayeydi. Ve “sadece bir hikayeydi” derken işimi küçümsüyor da değilim. Kurguyu olduğu şey şey için sevmek istiyorum, sonucunda olanlar için değil.
Yazarlar politik görüşleriyle başlık altına alınır ve bir takım güzel politik romanlar da var ama kurgusal lisan ve günlük politik lisan aynı şey değildir. Chekhov, “Bir problemin çözümlemesi ile aynı problemi doğru bir şekilde sorabilmek tamamen iki farklı konudur” demiştir. “Ve ikincisi de sanatçının sorumluluğundadır” Kimlik politikaları bizleri böldü. Kurgu ise birleştiriyor. Birisi genellemeleri süpürmekle ilgileniyor. Diğeri ise nüansları. Biri sınırlar çiziyor. Diğeri ise öncü tanımıyor. Kimlik politikaları katı tuğlalardan oluşuyor. Kurgu ise akan bir su gibi.
Osmanlılar döneminde seyyar hikaye anlatıcları, meddahlar vardı. Kahvehanelere giderler izleyicilerin önünde hikayeler anlatırlar, çoğu zaman doğaçlama yaparlardı. Hikayedeki her yeni kişiyle birlikte, meddah sesini değiştirirdi, o karakteri canlandırırdı. Herkese açıktı, herkes seyredebilirdi– sıradan insanlar, hatta sultan bile, müslümler ve gayrı-müslümler. Hikayeler tüm sınırları kesip atar. Orta Doğu’da çok yaygın ve popüler olan “Nasreddin Hoca” hikayeleri gibi. Kuzey Afrika, Balkanlar ve Asya’da da. Bugün, hikayeler sınırları aşmaya devam ediyorlar. Filistin ve İsrail politikacıları konuştuğunda genellikle birbirlerini dinlemiyorlar. Ama Filistin’li bir okur Yahudi bir yazarın kitabını hala okuyor vesaire, hikayeci ile bağlanıyor, hikayeci ile empati kuruyor. Edebiyatın bizi daha da öteye taşıması lazım. Eğer başaramazsa zaten iyi bir edebi eser değildir.
Kitaplar beni bir zamanlar olduğum o içine dönük çocukluktan kurtardılar. Ama onları putlaştırıyor olma tehlikesinin de oldukça farkındayım. Bir şair ve tasavvufcu olan Rumi, ruhsal eşi Şems-i Tebrizi-i ile karşılaştığında ikincisinin ilk yaptığı şeylerden birisi Rumi’nin kitaplarını suya atmak ve mektupların yok oluşunu izlemek olmuştu. Sufiler şöyle der: “Sizi kendinizden öteye götürmeden öteye taşıyan bilgi cahillikten de kötü bir bilgidir.” Bugünün kültürel “getto”larının sorunu bilgi eksikliği değil. Birbirimiz hakkında çok şey biliyoruz, bildiğimizi sanıyoruz. Ama bizi kendimizden daha öteye götürmeyen bilgi bizi elitçi yapıyor, mesafeli ve uzak. Çok sevdiğim bir metafor var; Bir pergel gibi çizerek yaşamak. Bilirsiniz, pergelin bir bacağı sabittir ve yere köklüdür. Ama bu arada diğer bacağı sürekli hareket ederek büyük bir çember çizer. Aynı kurgumda olan gibi. Bir parçam istanbul’da güçlü Türk kökenimle duruyor. Ama diğer bacağım dünyayı geziyor, farklı kültürleri birleştiriyor. Bu açıdan, kurgularımın hem bölgesel hem de evrensel, hem buradan hem de her yerden olduğunu düşünmeyi seviyorum.
Sizlerden İstanbul’a gelenler büyük ihtimal Topkapı sarayını da görmüşlerdir, 400 yıldan uzun bir süre boyunca Osmanlı sultanları orada ikamet etmişlerdi. Sarayda, en gözde cariyerlerin bulunduğu odanın hemen dışında binaların arasında ecinnilerin buluşma bölgesi denilen bir yer vardır. Bu görüş benim çok ilgimi çekiyor. Birşeylerin arasında kalan bu bölgelere bizler genellikle pek güvenmeyiz. Onları kaypaklığın simgesi olarak görülen ve dumansız ateşten yapılmış ecinni denilen doğa üstü yaratıklara ait bölgeler olarak görme eğilimindeyiz. Ama bence biz yazar ve sanatçıların en çok da böyle kaypak ve belirsiz bir bölgeye ihtiyacı var. Kurgu yazdığımda ben bu belirsizliği ve güvenilmezliği sevgiyle kucaklıyorum. 10 Sayfa sonra neler olacağını bilememekten zevk alıyorum. Karakterlerimin beni şaşırttıklarında mutlu oluyorum. Bir romanımda müslüman bir kadını yazabilirim. Ve bu belki de çok mutlu bir hikaye olur. Bir sonraki kitabımda ise Norveçten yakışıklı ve gay bir profesörü yazıyor olabilirim. Kalbimizden geldiği sürece, her şey veya herhangi bir şey hakkında yazabiliriz.
Audre Lorde bir defasında “Beyaz babalarımız bizlere düşünüyorum öyleyse varım demeyi öğrettiler” demişti. Ama onun önerisi “Hissediyorum, o zaman özgürüm” idi. Ben bunun harika bir kip kayması olduğunu düşünüyorum. Ama, o zaman neden bugün hala yaratıcı yazım kurslarında öğretmenlerin bizlere ilk söyledikleri şey neden bildiğiniz şeyi yazın oluyor? Belki de bu başlamak için doğru bir yol değildir. Yaratıcı edebiyatta kendimizi veya bildiklerimizi veya kişiliğimizi belirleyen şeyleri yazmamız gerekmiyor. Kendimize ve gençlere kalplerimizi genişletmeyi öğretmemiz gerekiyor ve hissettiklerimizi yazmayı. Kendi küçük kültürel “getto”muzdan dışarıya çıkmamız ve bir sonrakini ziyaret etmeliyiz.
Sonuçta, hikayeler dönen dervişler gibiler, çember üstüne çemberler çizerler. Tüm insanlığı kimlik politikaları ne olursa olsun birleştirirler. Ve bu da iyi haber. Ve eski bir Sufi şiiri ile bitirmek istiyorum. “Gelin tanış olalım; İşi kolay kılalım; Sevelim sevilelim; Dünyaya kimse kalmaz.”
Teşekkür ederim.
Oxford’daki TED konferansından
Ben bir hikaye anlatıcısıyım. Yaşamımda yaptığım budur–hikayeler anlatmak, romanlar yazmak. Bugün de size hikaye anlatma sanatı ile ilgili bir kaç hikaye anlatmak istiyorum ve ayrıca cin adı verilen doğaüstü yaratıklardan da bahsedeceğim. Oraya gitmeden önce sizinle şahsi yaşam öyküme dair bazı belirtileri paylaşmak istiyorum. Bunu elbette kelimeler aracılığı ile yapacağım ama geometrik bir şekil de kullanacağım, çemberi. Yani konuşmam boyunca, pek çok çemberle karşılaşacaksınız.
Fransa Strasbourg’da Türk bir ailenin çocuğu olarak doğmuşum. Kısa süre sonra ebeveynim boşandı ve ben de annemle beraber Türkiye döndüm. O günden sonra, bekar bir annenin yetiştirdiği tek bir çocuk olarak büyüdüm. 1970′li yılların Ankara’sında bu alışılmadık bir durumdu. Oturduğumuz muhit evin reisinin baba olduğu kalabalık ailelerle doluydu. Yani ata-erkil bir ortamda annemi dul bir kadın olarak görerek büyüdüm. Aslında, iki ayrı çeşit kadınlığı seyrederek büyüdüm. Bir tarafta annem vardı, iyi eğitimli, laik, modern, batılılaşmış bir Türk kadını. Diğer tarafta ise aynı zamanda bana bakan daha manevi ve az eğitimli ve kesinlikle daha az mantıklı olan anneannem vardı. Bu kadın geleceği görmek için kahve telvelerini okuyan ve kurşunu gizemli şekiller alacak şekilde eritip, kötü niyetli nazardan sakınan biriydi.
Anneannemin çok ziyaretçisi olurdu; yüzlerinde ağır sivilceleri olanlar veya ellerinde siğilleri olan kişiler. Her defasında anneannem Arapça bazı kelimeler mırıldanır daha sonra da kırmızı bir elmaya, yok etmek istediği siğil sayısı kadar gül dikeni saplardı. Sonra da tek tek bu dikenleri siyah bir mürekkeple çember içine alırdı. Bir hafta sonra hasta kontrol için tekrar geri gelirdi. Şimdi, böyle şeyleri sizin gibi bilim adamlarının, eğitimli kişilerin önünde söylememem gerektiğinin elbette farkındayım, ama gerçek olan şey, ciltlerindeki rahatsızlıklardan dolayı anneannemi ziyaret eden bu kişilerden bir tanesinin bile iyileşmemiş ve mutsuz ayrıldığını görmedim. Bunu nasıl yaptığını, duaların gücüyle mi alakalı olduğunu sordum. Cevap olarak bana “Evet, dua etmek etkilidir. Ama çemberlerin gücünden de kaçınmalısın” dedi.
Bu ondan öğrendiğim pek çok şey arasında, çok değerli bir ders oldu. Eğer hayatınızda bir şeyi yok etmek istiyorsanız, bir sivilceyi, bir lekeyi veya bir insan ruhunu, bütün yapmanız gereken onu kalın duvarlarla çevrelemek. İçeride kuruyup kalacaktır. Şimdi hepimiz sosyal ve kültürel bir çeşit çemberin içinde yaşıyoruz. Hepimiz. Belli bir aileye, ulusa ve sınıfa bağlı olarak doğuyoruz. Ama bu sahip olduğumuz duvarların ardındaki dünyalarda olan bitenler bir bağlantımız olmazsa, o zaman bizim de içeride kuruma riskimiz vardır. Hayal gücümüz azalabilir. Kalplerimiz küçülebilir. Kendi kültürel kozamızın içinde çok uzun süre kalırsak insani yönümüzü kaybedebiliriz. Arkadaşlarımız, komşularımız, iş arkadaşları ve ailemiz– çemberin içindeki herkes birbirine benzediğinde bu kendi ayna görüntümüz ile çevremizin sarıldığı anlamına gelir.
Anneanneme benzeyen kadınların Türkiye’de yaptıkları diğer bir şey de, aynaları kadifeler ile örtmek ve onları arkaları bize bakacak şekilde duvara asmaktır. Bu eski bir doğu geleneğidir; bir insanın kendi yansımasına uzun süre bakmasının sağlıksız olduğu bilgisinden köken alan bir gelenektir. İronik olan, benzer düşünceleri taşıyan toplulukların bugünün globalleşen dünyası için büyük bir tehlike oluştırması. Ve bu her yerde de olan birşey, liberallerde de, muhafazakarlarda da, agnostiklerde de ve inançlılarda da, zengin ve fakirde, doğu ve batıda benzer. Benzerliklere dayalı kümelenme eğilimindeyiz, daha sonra da diğer kümelenmiş insanlarla ilgili klişe sözlerler üretiyoruz. Benim fikrime göre, bu kültürel “getto”ları aşmanın bir yolu da hikaye anlatma sanatı. Hikayeler sınırları yıkamaz ama mantık duvarlarımıza küçük yumruklarla delikler açabilir. Bu deliklerin içinden, diğer tarafta bir bakış atıp hatta zaman zaman gördüğümüz şeyden hoşlanabiliriz de.
Sekiz yaşında kurgusal öyküler yazmaya başladım. Annem bir gün elinde turkuvaz rengi bir defter ile yanıma gelip kişisel bir günlük tutmakla ilgilenip ilgilenmeyeceğimi sordu. Arkaya bakınca, onun akıl sağlığımla ilgili hafif bir endişesi olduğunu da düşünüyorum. Evde sürekli hikayeler anlatıyordum, bu iyi bir şey, ama bunu çevremdeki hayali arkadaşlarıma yapıyordum, bu pek iyi değildi. İçe dönük bir çocuktum; ve bu durumum renkli mum boyalarımla iletişime geçecek ve çarptığım objelerden özür dileyecek boyuttaydı. Ve annem de benim gün gün yaşadıklarımı ve duygularımı yazmamın bana iyi gelebileceğini düşünmüştü. Annemim bilmediği şey ise hayatımdan inanılmaz derecede sıkıcı olduğu ve yapmak istediğim son şeyin de kendim hakkında yazmak olduğuydu. Bunun yerine, kendim yerine başka insanlar ve şeyler hakkında hiç olmamış şeyleri yazmaya başladım. İşte kurgu yazmaya karşı tutkum da bu şekilde başlamış oldu. Yani en başından beri, kurgu benim için otobiyografik manifestasyonlardan ziyade soyut dünyalara, diğer yaşamlara başka olasılıklara yapılan manevi yolculuklardı. Ve lütfen benimle sabır gösterin. Bir çember çizip yeniden bu noktaya döneceğim.
Bu süreçler sırasında başka bir şey daha oldu. Annem bir diplomat oldu. Yani anneannemin bu küçük ve batıl inançlı orta sınıf muhitinden dışarıya çıkarak, şık, havalı ve parlak olan şu uluslararası okula tek Türk olarak zıplayıverdim. İlk defa burada “tipik yabancı” adını verdiğim şeyle de karşılaşmış oldum. Sınıfımızda, her ulustan pek çok öğrenci vardı. Yine de bu farklılıklar sınıfımızda kozmopolit eşitlikçi bir sınıf demokrasisi yaşamamızı gerektirmiyordu. Aksine, her bir çocuğun kendisinin bir birey olarak algılanmadığı bunun yerine daha büyük bir şeyin temsilcisi olarak görüldüğü bir atmosfer oluşmasına neden olmuştu. Minyatür bir birleşmiş milletler gibiydik, aslında eğlenceliydi, ta ki, dinsel veya ulusal anlamda negatif olarak algılanan bir şey ortaya çıkana dek. Bunu temsil eden çocuğun taklidi yapılırdı, aşağılanır ve sınırsız dalga geçilirdi. Ve düşünemediğim şey ise, bu okula devam ettiğim süre boyunca, ülkemde bir askeri darbenin yaşandığı, benim ulusumdan bir tetikçinin neredeyse Papayı vurduğu ve Türkiye’nin Eurovizyon şarkı yarışmasında sıfır aldığıydı.
O günlerde sıklıkla okulu asar ve bir denizci olmanın hayalini kurardım. Kültürel klişeler ile ilgili ilk deneyimimi de orada aldım. Bazı çocuklar bana seyretmemiş olduğum “Geceyarısı Ekspresi” filmi hakkında sorular soruyorlardı. Günde kaç sigara içtiğimi sorguluyorlardı, çünkü bütün Türklerin çok fazla sigara içtiğini sanıyorlardı. Kaç yaşından sonra başımı kapayacağımı araştırıyorlardı. Bu üçünün ülkem ile ilgili en temel üç klişe olduğunu da bu şekilde öğrenmiş oldum; politika, sigara ve başörtüsü. İspanya’dan sonra Ürdün’e, Almanya’ya gittik ve Ankara’ya döndük. Gittiğim her yere yanımda taşıyabileceğim hayalgücüm tek bavulum gibiydi. Hikayeler bana başka türlü sahip olamayacağım bir merkeziyet devamlılık ve tutarlılık hissi verdi.
Yirmili yaşlarımda İstanbul’a taşındım, aşık olduğum şehir. Çok canlı ve çeşitlilikle dolu bu muhitte yaşarken pek çok roman yazdım. 1999′da deprem İstanbul’u vurduğunda oradaydım. Sabahın üçünde koşarak binadan çıktım, gördüğüm bir şey ise hızımı kesti. Mahallenin bakkalı olan– huysuz alkol satmayan yaşlı bir adam vardı marginallerle de konuşmazdı. Uzun siyah bir peruk takmış ve rimelleri yanaklarından aşağıya akmış bir marjinalin yanında oturuyordu. Adamın sigara paketini açıp titreyen elleriyle bir tane de ona uzatmasını seyrettim. Ve depremin olduğu gece ile ilgili aklımda kalan tek görüntü budur– muhafazakar bir bakkal ve ağlayan bir travestinin kaldırımda yan yana sigara içişleri. Ölüm ve yıkım ile yüzleştiğimizde dünyevi farklılıklarımız buharlaşır ve bir kaç saat için bile olsa hepimiz bir oluruz. Ben her zaman hikayelerin de üzerimizde benzer şekilde bir etkisi olduğuna inanmışımdır. Kurgunun bir deprem kadar gücü olduğunu söylemiyorum. Ama iyi bir roman okuduğumuzda, küçük apartman dairelerimizi arkamızda bırakıp daha önce hiç bir araya gelmemiş olduğumuz hatta belki de ön yargılı olduğumuz kişileri tanımak için tek başımıza geceye dalarız.
Kısa süre sonra, önce Boston sonra da Michigan’a bir kadın kolejine gittim. Çok fazla bir coğrafik değişim yaşamamış olsam da, dil ile ilgili bir deneyimim oldu. İngilizce kurgu yazmaya başladım. Göçmen, mülteci veya sürgün değilim. Bunu neden yaptığımı sordular. Ama diller arasında değiş tokuş yapmak bana kendini yeniden yaratma şansı veriyor. Türkçe yazmaya bayılıyorum, bana göre çok şiirsel ve duygusal bir dil. Ve ingilizce yazmaya da bayılıyorum ve bana göre bu daha matematiksel ve mantıksal. Yani her bir dil ile farklı bağlantılarım olduğunu hissediyorum. Bana göre İngilizce dünya çevresindeki diğer milyonlarca insan için olduğu gibi edinilmiş bir dil. Bir dili öğrenmeye geç başladığınız durumda, olan şey aralıksız bir şekilde devam eden bir hayal kırıklığı yaşarsınız. Geç başlayanlar olarak, hep daha çok söylemek, daha iyi şakalar yapmak, daha iyi şeyler söylemek isteriz. Ama akıl ve dilin arasındaki ayrılıktan dolayı sonunda daha azını söyleriz. Ve bu ayrılık da çok göz korkutucudur. Ama, eğer korkmamayı başarırsak son derece de uyarıcıdır. İşte benim de Boston’da keşfettiğim buydu– yaşadığım hüsran aynı zamanda son derece uyarıcıydı
Bu aşamada, yaşamımın aktığı yönü giderek artan bir merakla seyreden anneannem, günlük dualarına benim bir an önce evlenip bir yerlere yerleşip orada kalmamı da eklemeye başladı. Ve Allah onu sevdiği için de ben evlendim. Ama yerleşmek yerine, Arizona’ya gittim. Ve kocam da İstanbul’da olduğu için, İstanbul ve Arizona arasında gidip gelmeye başladım. Dünya üzerinde birbirinden daha çok farklı iki yer daha olamaz sanırım. Sanırım bir parçam hem fiziksel hem de manevi olarak her zaman göçebeydi. Hikayeler bana eşlik eder, varoluş yapıştırıcısı gibi parçalarımı ve hafızamı bir arada tutarlar.
Hikayeleri ne kadar çok sevsem de, yakın zamanlarda bir hikayenin sadece bir hikayeden fazlası olduğunda, sihrini de kaybettiğini düşünmeye başladım. Ve bu sizinle birlikte düşünmekten keyif alacağım bir konu. İngilizce yazmış olduğum ilk romanım Amerika’da yayınlandığında, bir edebi eleştirmenden ilginç bir yorum aldım. “Kitabını beğendim“, “ama keşke daha farklı yazmış olsaydın” dedi. Bunu ne anlamda söylediğini sordum. “Tamam, şöyle bir bak. Çok fazla sayıda İspanyol, Amerikan karakter olmasına rağmen sadece tek bir Türk karakter var, o da bir erkek.” Roman Boston’da bir üniversite kampüsünde geçiyordu. Yani bana göre Türk karakterlerden ziyade enternasyonel karakterleri içermesi çok normaldi. Ama eleştirmenimin ne aradığını anladım. Ayrıca onu hayal kırıklığına uğratmaya devam edeceğimi de anladım. Benim kimliğimin belli olmasını istiyordu. Ben de öyle olduğum için o kitapta Türk bir kadın görmek istiyordu.
Hikayelerin dünyayı nasıl değiştirdiğinden sıklıkla bahsederiz. Ama ayrıca kimlik politikalarıyla dolu dünyanın hikayelerin çizdiği çemberleri nasıl etkilediğini, okuduğunu ve yenilediğini de görmeliyiz. Pek çok yazar bu baskıyı taşır, ama özellikle batılı olmayanlar çok daha ağır hisseder. Ama eğer benim gibi müslüman bir dünyadan gelen bir kadın yazarsanız, o zaman sizden müslüman kadınların tercihen mutsuz hikayelerini yazmanız beklenir. Bilgilendiren, dokunaklı ve karakteristik hikayeler yazıp deneyimleri ve “avangard”ı da batılı meslektaşlarınıza bırakmanız beklenir. Madrid’de bulunan o okulda çocukluğumda deneyimlediğim şey şu anda edebiyat dünyasında yaşanıyor. Yazarlar, kendilerine özgü yaratıcı bireyler olarak görülmekten ziyade kendi kültürlerinden gelen temsilciler olarak algılanıyorlar. Çin’den bir kaç tane, Türkiye’den bir kaç tane, Nijerya’dan birkaç tane. Çok ayrıcalıklı olmasa da hepimizin kendimize özgü bir şeye sahip olduğu düşünülebilir.
Yazar ve yorumcu James Baldwin 1984 de bir röportaj sırasında sürekli homoseksüelliği ile ilgili sorulara maruz kalmıştı. Ropörtaj onu gay bir yazar olarak hasıraltı etmeye çalışırken, Baldwin durdu ve şöyle dedi, “Görmüyor musunuz? Başkalarında olmayan hiç bir şeye sahip değilim ve diğer kişilerde bulunmayan bir şeye de sahip değilim.” Kimlik politikaları bizlere etiketler takmaya çalıştığında hayal kurma özgürlüğümüz tehlikeye girer. Çok kültürlü edebiyat denilen ve batı dünyası dışından gelen yazarların birbiriyle yumak olduğu bir edebiyat kategorisi var. Harvard meydanında 10 yıl önceki ilk çok kültürlü edebiyat deneyimimi asla unutmayacağım. Üç yazar vardı, birisi Filipinlerden, bir Türk ve bir de Endonezyalıydık– fıkra gibi malum, birlikte getirilmiş olma nedenimiz de aynı artistik stile sahip olmamız değildi ya da aynı edebi stilde değildik. Sadece pasaportlarımız yüzündendi. Çok kültürlü yazarlardan gerçek hikayeler anlatmaları beklenir, kurgu pek beklenilmez. Kurguya yüklenilen bir misyon var. Bu şekilde sadece yazarların kendileri de değil onların kurguladıkları karakterler de daha büyük bir şeyin temsilcisi oluyorlar.
Ama hemen eklemeliyim ki bir hikayeyi hikaye olmaktan daha daha büyük bir yere getirme eğilimi sadece Batı’da yok. Bu her yerde böyle olabiliyor. 2005 Yılında kurgusal karakterlerimin konuşmaları yüzünden bana dava açıldığında bunu ilk elden deneyimlemiş oldum. Bir Ermeni ve bir Türk ailesi hakkında kadınların gözlerinden çok kesitli bir hikaye kurgulamayı amaçlıyordum. Benim mikro hikayem bir makro sorun haline gelince davalık oldum. Ermeni-Türk çatışmasını yazdığım için beni bazıları kutlarken bazıları da eleştirdiler. Ama zaman zaman iki tarafa da bunun sadece bir kurgudan ibaret olduğunu anımsatmak istediğim zamanlar oldu. Sadece bir hikayeydi. Ve “sadece bir hikayeydi” derken işimi küçümsüyor da değilim. Kurguyu olduğu şey şey için sevmek istiyorum, sonucunda olanlar için değil.
Yazarlar politik görüşleriyle başlık altına alınır ve bir takım güzel politik romanlar da var ama kurgusal lisan ve günlük politik lisan aynı şey değildir. Chekhov, “Bir problemin çözümlemesi ile aynı problemi doğru bir şekilde sorabilmek tamamen iki farklı konudur” demiştir. “Ve ikincisi de sanatçının sorumluluğundadır” Kimlik politikaları bizleri böldü. Kurgu ise birleştiriyor. Birisi genellemeleri süpürmekle ilgileniyor. Diğeri ise nüansları. Biri sınırlar çiziyor. Diğeri ise öncü tanımıyor. Kimlik politikaları katı tuğlalardan oluşuyor. Kurgu ise akan bir su gibi.
Osmanlılar döneminde seyyar hikaye anlatıcları, meddahlar vardı. Kahvehanelere giderler izleyicilerin önünde hikayeler anlatırlar, çoğu zaman doğaçlama yaparlardı. Hikayedeki her yeni kişiyle birlikte, meddah sesini değiştirirdi, o karakteri canlandırırdı. Herkese açıktı, herkes seyredebilirdi– sıradan insanlar, hatta sultan bile, müslümler ve gayrı-müslümler. Hikayeler tüm sınırları kesip atar. Orta Doğu’da çok yaygın ve popüler olan “Nasreddin Hoca” hikayeleri gibi. Kuzey Afrika, Balkanlar ve Asya’da da. Bugün, hikayeler sınırları aşmaya devam ediyorlar. Filistin ve İsrail politikacıları konuştuğunda genellikle birbirlerini dinlemiyorlar. Ama Filistin’li bir okur Yahudi bir yazarın kitabını hala okuyor vesaire, hikayeci ile bağlanıyor, hikayeci ile empati kuruyor. Edebiyatın bizi daha da öteye taşıması lazım. Eğer başaramazsa zaten iyi bir edebi eser değildir.
Kitaplar beni bir zamanlar olduğum o içine dönük çocukluktan kurtardılar. Ama onları putlaştırıyor olma tehlikesinin de oldukça farkındayım. Bir şair ve tasavvufcu olan Rumi, ruhsal eşi Şems-i Tebrizi-i ile karşılaştığında ikincisinin ilk yaptığı şeylerden birisi Rumi’nin kitaplarını suya atmak ve mektupların yok oluşunu izlemek olmuştu. Sufiler şöyle der: “Sizi kendinizden öteye götürmeden öteye taşıyan bilgi cahillikten de kötü bir bilgidir.” Bugünün kültürel “getto”larının sorunu bilgi eksikliği değil. Birbirimiz hakkında çok şey biliyoruz, bildiğimizi sanıyoruz. Ama bizi kendimizden daha öteye götürmeyen bilgi bizi elitçi yapıyor, mesafeli ve uzak. Çok sevdiğim bir metafor var; Bir pergel gibi çizerek yaşamak. Bilirsiniz, pergelin bir bacağı sabittir ve yere köklüdür. Ama bu arada diğer bacağı sürekli hareket ederek büyük bir çember çizer. Aynı kurgumda olan gibi. Bir parçam istanbul’da güçlü Türk kökenimle duruyor. Ama diğer bacağım dünyayı geziyor, farklı kültürleri birleştiriyor. Bu açıdan, kurgularımın hem bölgesel hem de evrensel, hem buradan hem de her yerden olduğunu düşünmeyi seviyorum.
Sizlerden İstanbul’a gelenler büyük ihtimal Topkapı sarayını da görmüşlerdir, 400 yıldan uzun bir süre boyunca Osmanlı sultanları orada ikamet etmişlerdi. Sarayda, en gözde cariyerlerin bulunduğu odanın hemen dışında binaların arasında ecinnilerin buluşma bölgesi denilen bir yer vardır. Bu görüş benim çok ilgimi çekiyor. Birşeylerin arasında kalan bu bölgelere bizler genellikle pek güvenmeyiz. Onları kaypaklığın simgesi olarak görülen ve dumansız ateşten yapılmış ecinni denilen doğa üstü yaratıklara ait bölgeler olarak görme eğilimindeyiz. Ama bence biz yazar ve sanatçıların en çok da böyle kaypak ve belirsiz bir bölgeye ihtiyacı var. Kurgu yazdığımda ben bu belirsizliği ve güvenilmezliği sevgiyle kucaklıyorum. 10 Sayfa sonra neler olacağını bilememekten zevk alıyorum. Karakterlerimin beni şaşırttıklarında mutlu oluyorum. Bir romanımda müslüman bir kadını yazabilirim. Ve bu belki de çok mutlu bir hikaye olur. Bir sonraki kitabımda ise Norveçten yakışıklı ve gay bir profesörü yazıyor olabilirim. Kalbimizden geldiği sürece, her şey veya herhangi bir şey hakkında yazabiliriz.
Audre Lorde bir defasında “Beyaz babalarımız bizlere düşünüyorum öyleyse varım demeyi öğrettiler” demişti. Ama onun önerisi “Hissediyorum, o zaman özgürüm” idi. Ben bunun harika bir kip kayması olduğunu düşünüyorum. Ama, o zaman neden bugün hala yaratıcı yazım kurslarında öğretmenlerin bizlere ilk söyledikleri şey neden bildiğiniz şeyi yazın oluyor? Belki de bu başlamak için doğru bir yol değildir. Yaratıcı edebiyatta kendimizi veya bildiklerimizi veya kişiliğimizi belirleyen şeyleri yazmamız gerekmiyor. Kendimize ve gençlere kalplerimizi genişletmeyi öğretmemiz gerekiyor ve hissettiklerimizi yazmayı. Kendi küçük kültürel “getto”muzdan dışarıya çıkmamız ve bir sonrakini ziyaret etmeliyiz.
Sonuçta, hikayeler dönen dervişler gibiler, çember üstüne çemberler çizerler. Tüm insanlığı kimlik politikaları ne olursa olsun birleştirirler. Ve bu da iyi haber. Ve eski bir Sufi şiiri ile bitirmek istiyorum. “Gelin tanış olalım; İşi kolay kılalım; Sevelim sevilelim; Dünyaya kimse kalmaz.”
Teşekkür ederim.
Oxford’daki TED konferansından
Sevgileri Yarınlara Erteleyenlere
“Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.”
Sevgileri yarınlara ertelemek en önemli meziyetleri arasındadır ilgili kişilerin. Yarınlara ertelenen sevgiler de bugünlerine yaşayamaz olur elbette, kendini ifade edemez özgürce. Tutuklaşır, hani derler ya “ağzından kerpetenle laf alınır” bazı insanların, işte aynen böyledir ertelenen sevgilerin başkahramanları… Bir taraf sevgiye susamış halde beklerken ümitle, diğer taraf kapı duvar (!)
“Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.”
Sevgisini erteleyip, başka zamanlarda dilediğince yaşayacağını hayal edenler, bugünlerinde sevdiklerine kendilerini bile bile yanlış tanıtmayı da göz almışlardır aslında. Düşünsenize, bir taraf ilgili, yakınlığa öylesine ihtiyaç duyarken, diğer taraf “şimdi bu kadar işimin, yoğunluğumun, koşturmacının arasında, yani kaşla göz arasında söylemekten, hakkını verememektense, ilerleyen zamanda vakit bulduğumda doya doya söylerim diye düşünüyordur. Oysa özleyen, bekleyen, seven, ilgiye hasret olan taraf, bunu ilgisiz, sevgisizlik olarak algılamaktadır. Başlarda dayanma gücünü bulur elbette, ancak zaman geçip süreç kendini aynı şekilde yineledikçe, kendini öylesine değersiz, hiçe sayılmış, sevilmeyen olarak hisseder ki, karşı tarafın sevgisine olan inancını kaybetmeye başlayabilir. “Beni seven, bu kadar zaman bana karşı bu kadar duyarsız olmayı başarabiliyorsa, bu sevgide ve ilişkide bir sorun var, beni yeterince sevmiyor” demek ki diye düşünmeye de başlayabilir. Ona ihtiyaç duyduğu anlarda, hep başka başka işlerin peşindeyse, o işlere kendisinden çok değer veriyorsa, ona karşı bu kadar duyarsız olabiliyorsa, bu ilişki, bu sevgi öyle bir yıpranmaya başlar ki…
“Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya herşeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı”
Ve bitmeyen işler, gelip de kurtaramaz sevgiyi… Elbette o yoğun temponun akışında kendine bile ayıracak zaman bulamayan kişi de, istemezdi sevdiklerinden uzak kalmayı… Kalbi sevgi ile doluyken onu bile fark edemeyecek kadar koştururken hayatın içinde, o sevgi dolu bakışları görmekten kendini ve karşıdakileri mahrum etmeyi istemezler şüphesiz ki… Acaba durum gerçekten böyle mi? Yani gerçekten istemezler mi? Yoksa kendi “saygınlık”larını, başarılarını, güçlülüklerini, otoritelerini ve yetkinliklerini tekrar tekrar kanıtlama ihtiyacı onların dindirilmez ihtiyacı, uğrunda sevdiklerini yitirmeyi göze alabilecekleri vazgeçilmez arzuları mı? Onların maddi kazanç, başarı ve yetkinliklerini başkalarının gözlerine tekrar tekrar sokma hırsları, sevilenlerin kalpte kalmasından daha değerli ne de olsa değil mi… Sevilenler nasılsa oradalar ve sanki ömür boyu orada kalacaklarmış gibi… Sevilenlerin duyguları, ihtiyaçları, özlemleri yokmuş gibi… Sanki sadece Platon’un idealar dünyasındaki gibi durum… Sevilenlerin zihinsel temsilleri kadir sanki her şeye… Sanki sevilenler sadece zihinsel temsillerden ibaretlermiş gibi… Onların duyguları yokmuş gibi… Acaba mağarada hapis olan insanlardan farkı var mı kendisinin? O sevgileri yaşamak için riski göze alıp, o çalışmayı, işi gücü öne süren alışkanlıklar zincirinden kendini kurtarmaya cesareti var mı bu insanların gerçekten… Sevgi, hayat akışında arka planlarda kaldığına göre, onlar için bu cesaret gerektiren, farkında oldukları bir konu bile değil belki de… Öylesine vazgeçilmezdirler ki ne de olsa… Ya da “Giden gidecekse yapacak bir şey yok, hayat devam ediyor nasılsa, yapacak bir sürü iş var” anlayışında…
“Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telaşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.”
Belki de sadece “Bir gün tüm bunları bir kenara bırakıp, emekli olup, sakin, doğal güzelliklerle baş başa, sevdikleriyle baş başa kalacakları günleri bekleyip, o günlerde ifade etmek, göstermek, doya doya haykırmayı arzulamaktadırlar sevgilerini…” Sevgiyi, arada derede zamanlara sıkıştırmak, onu küçültürmüş gibi düşünüyorlardır belki de sadece… Ama zaman yerinde durmaz ki… Günler, haftalar, aylar ve hatta yıllar öylesine hızla geçip gider ki… Diğeri işi gücü arasında zamanın nasıl geçtiğini fark etmezken, bekleyen taraflar için zaman geçmek bilmez… Geçen her an ise ayrı bir hasretle saplanır kalır bekleyenlerin gönlüne. Tüketir tüm enerjisini… Onu kendi ya kendi sevgisinde mahpus eder, ya da istenmediği hissini yaratıp çekip gitmeye… Zamana bırakılacak ne kalır ki…
“Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı”
Sevgi, gizli bahçelerde açan çiçekler gibi kalırsa, o kimsenin girmediği gizli bahçeleri yaban otları sarmaz mı? Bekletenin işleri var ne de olsa, o gelene kadar çiçekler, bahçenin o zengin toprakları kayıplara karışmaz, yitip ziyan olmaz mı? Kendi yalnız gecelerini –ya da belki de yalnız değil, farklı farklı aksesuarlarla doldurulmuş- sevdiklerine de yaşatma hakkını görecek kadar kontrol ondadır bu kişilerin… Küçük dünyaların küçük insanlarının küçük çıkarlarıyla uğraşmaya vakitleri vardır da, bir köşede kalmaya mahkûm bıraktıkları sevdiklerinin en ihtiyaç duydukları zamanlarda onların yanında olmaya vakit olmamıştır…
Bu yazının bir sonu yok… Ben de yazının sonunu yazmayı erteliyorum yarınlara… Tıpkı bu yazının başkahramanlarının sevgileri ertelediği gibi… Tam tersine ben de bu “iş”i erteliyorum… Sevgileri gelecek zamanlara ertelemeden kalın sağlıcakla…
Duygu Dinçer
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








































